18 Aralık 2012 Salı

İşşhhteee Phiiizzz


Buğra
"arklar türkçe nie diil nba tv bu arda gasol benchte gördüm"


Doğuş
"walla odom cok ii oynamıs ve macı kazandırmıs nerdeyse tabii kobeden normal bi performans(40 sayı)"


Ege
"Yannız ben böyle bi faul görmedim :S (sopcast sorununa çare bulabilen varsa lütfen yazsın)"


Eren
"Cafede yarım saatimi yedi,hayatımda ilk defa tüm sayfaları tek tek okudum,geri dönüşü resmen yaşadım ulan izlemeden!.Tüyler diken...Saygılar Lakers"


Faruk
"böyle hakemlerin !!!!! ulan maçı 5 kişiye karşı oynamıyoruz bu çok belli"


İbrahim
"helal kobe! ilk yarı çok zorladı ama 2. yarı lider gibi oynadı ve fark da 30 oldu (coştuk be yaw)"



Bir daha bu bloga girerken aklınıza hep bu post gelsin. Şimdi yavaşça sekmeyi kapatabilirsiniz.

13 Aralık 2012 Perşembe

Rüyadan Kabusa


Sene başında kurulan inanılmaz kadro ve hedeflenen şampiyonluk...Lakers için rüya gibi bir off-season oldu ancak şu günlerde işler çok çok kötü gidiyor. Lakers bir şampiyonluk adayını geçtim play-off takımı gibi bile oynayamıyor ve 9-13'lük dereceyle Batı'da 12. sırada.Son 10 maçtaki derecemiz 3-7 ve ayrıca son 3 maçımızı da kaybettik.

Neden böyle oldu diye soracak olursak bana göre bolca cevap var. Öncelikle sene başında koç Brown'la olmayacağı belliydi. O gittikten sonra takım toparlar gibi oldu ancak D'Antoni yönetiminde de dibe vurulmuş gözüküyor. Ben ve Eren D'Antoni geldiğinde de onun bu takımın koçu olmadığını , hem onun hem de Brown'ın tabiri caizse "çapsız" olduğunu düşünüyorduk. Nitekim yanılmadık şu ana kadar. Takım yönünü kaybetmiş, umutsuz ve gamsız tavırlar çiziyor. D'Antoni'nin gelişiyle savunmada da inanılmaz bir düşüş gösterdi takım. O gelene kadar da ahım şahım bir savunma takımı değildik ancak Lakers her takımdan 110 sayı yiyebilecek bir konuma geldi. Bu kriz ortamını D'Antoni'nin iyi yönetemediğini düşünüyorum.

Takım savunma yapmıyor. Fiziksel olarak %100 olmayan Howard ve benchten gelen Hill hariç savunmaya kendini veren yok. Herkes yanından geçip giden adamın peşinden bakıyor. Doğal olarak da yenilen sayı miktarı hayli arttı. Seneye çok iyi başlayan MWP de vites düşürmüş gözüküyor savunmada. Kobe son Cavs maçının 2.yarısı hariç savunmada herhangi bir katkı vermiyor. Keza savunmasıyla bildiğimiz Meeks de bir an önce hücumda üçlük atma telaşıyla savunmayı boşlamış gözüküyor. Bunun ana sorumlusu olarak Kobe'nin savunmadaki umursamaz tavırlarını gösterenler de var ancak ben koçla ve oyuncuların kendisiyle de fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Kobe bu takımın lideri ancak oyuncular savunmada Howard hatta MWP'yi örnek almalı. İşin kolayına kaçıp savunmada aktif dinlenme yaptıkları için bu haldeyiz. Savunma düzelmeden, en azından yediğimiz sayı miktarı belli bir seviyeye düşmeden daha çok maç kaybederiz. Koçun sistemini henüz oturtamadığı, yeni geldiği vs. bahaneleri kabul etmiyorum. Geldiği gün nasıl savunma yapıyorsak şu an daha kötüsünü yapıyoruz. Bu noktada Phil Jackson gelmiş olsaydı dahi takımın aman aman bir savunma takımı olmayacağı açık. Fakat ben bazı oyuncuların bu kadar umursamaz olabileceğini düşünmüyorum.

                          

Mağlubiyetlerin bir diğer sebebi de serbest atış yüzdemiz. Bu alanda lig sonuncusuyuz. Tabii bunun en büyük sebebi Dwight Howard. %48'le faul atıyor kendisi. Doğal olarak rakipler de bizi durdurmaları gereken anlarda "Hack a Dwight" taktiği uyguluyorlar. Burada kısa bir parantez açmak istiyorum.Şu anda bunu cezalandıracak bir kural yok. Bu yüzden rakipler de bol bol kullanıyorlar. Bana göre çok çirkin bir yol ama eğer kazanmak istiyorsam ve bunu cezalandıracak bir kural yoksa ben de bu taktiği uygulardım. Sayın Stern millet oyuncularını oynatmadı diye ceza vereceğine biraz buralara yönelmeli. Bu taktik, özellikle maçın kritik anlarında çok canımızı yakıyor. D'Antoni'ye Howard'ı kenara alması konusunda kızanlar var haklı olarak. O da "Üzerine takım kurmayı planladığımız süper yıldızımızı kenara almamız doğru olmaz." diyor. Bir nebze olsun haklıydı ancak gidişat parlak değil. Howard'ın sorunu atış stilinden çok psikolojik. Çizgiye geldiğinde yüzü değişiyor resmen. Dwight'ın böyle anlarda kenara gelmesi hem bizim hücumlarımızı tıkamaz hem de kendisinin psikolojik olarak kendisini yenilemesini sağlar.

Deplasmanda maç kazanamamak da büyük bir sıkıntı. Şu ana kadar deplasmanda 2-7'lik bir derecemiz var. Bana göre bunun en büyük sebeplerinden biri de her maç rakip takımdan sürpriz bir oyuncuya kariyer maçını yaşatmamız. Rakipte süre alamayan, benchte olan biri maça girer ve art arda sayılarla canımıza okur. Lakers taraftarlarının alışık olduğu bir görüntü. Bu olay bir kaç kez olsa pek üstünde durulmaz ancak neredeyse her maç oluyor. Bunun sebebinin benchin maça gevşek başlaması olduğunu düşünüyorum. Bu tip oyuncuların bir anda patlaması seyirciyi de havaya sokuyor ve ondan sonra içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Mutlaka ama mutlaka buna bir son vermeliyiz. Enes, C.J. Miles, Vucevic, Toney Douglas, Greg Smith vb oyuncular bizden maç aldılar şu ana kadar. Şaka gibi...

                         

Şu ana kadar bu kötü görünümün en büyük sebeplerinden biri de sakatlıklar... Nash sezonun 2.maçında 1 haftalığına sakatlandı ondan sonra bir daha göremedik kendisini. Dalga geçer gibi her pazar "Nash 1 hafta daha yok." haberleri çıkıyordu düzenli olarak. Bu düzen "Nash 2 hafta daha yok." haberiyle bozuldu. Nash'in tedavisinin yanlış yapıldığı ve tedaviye tekrar başlanacağı bu yüzden de 2 hafta daha oynayamayacağı açıklandı. Çok kötü bir haber. Yedek guardımız Steve Blake de 2 haftalığına sakatlanmıştı, daha sonra onun da ameliyat olması gerektiği ve 2 ay daha oynayamayacağı açıklandı. Sağlık ekibi facia durumda şu haberlere göre. Sene başında takımda düşünmediğimiz Duhon 30+ dakika süre alıyor bunun yüzünden. Neler yaptılar neler ettiler bilmiyorum ama sakatlığın ilk zamanlarında 1 hafta yok denilen Nash'in neredeyse 3 aydan sonra takıma katılabilecek olması bizi çok kötü etkiledi. 38 yaşındaki Nash'in savunmaya pek katkısı olmayacak belki ama onun hücuma getireceği katkı çok önemli. Keza Blake'in olmayışı da hem benchi hem de savunmayı olumsuz etkiliyor. Çünkü Duhon savunmada genel olarak karşısındaki guardlara potaya kadar eşlik etmekten başka bir şey yapmıyor.

Bir başka sakat yıldızımız da Pau Gasol...Gasol'ün dizlerinde sene başından itibaren sıkıntılar vardı ve tam olarak sağlıklı değildi. D'Antoni gelince adı takas dedikodularına da karıştı ve o da bunlardan etkilendi. Mental olarak güçlü bir oyuncu olmadığı için oyununa çok yansıdı bu. Kariyerinin en düşük sayı ortalamasına sahip. Bunu da yine kariyerinin en düşük şut yüzdesiyle yapıyor. Takım arkadaşı Kobe de Gasol'a göndermeler yaparak onun daha sert bir oyuncu olması gerektiğini söyledi. Neredeyse her rakip forvet kendisine üstünlük sağladı. Mesela kendisinden baya bir kısa olan Glen Davis bile smaca giden Gasol'ü blokladı. Bu bile Gasol'ün hem zihinsel hem de fiziksel olarak ciddi sıkıntılar çektiğinin göstergesiydi. . Nitekim Orlando maçından sonra Gasol garaja çekildi. Hem dizlerinin hem de zihninin toparlanması için bu ara iyi oldu diyebiliriz. Ne zaman dönecek bilinmiyor. Her maç öncesi oynayabilir haberleri çıkıyor ancak henüz sahne almadı. Onu da arıyoruz diyebilirim. Bu aradan sonra biraz olsun toparlanmış bir şekilde dönmesini bekliyorum. Onun gelişiyle hem savunma hem de hücum olumlu değişim gösterir.

                           

Bu sene en çok konuşulan konulardan biri de Kobe'nin şut sayısı. Kobe bazı maçlarda çok fazla top kullanıyor ve onun 30+ sayı attığı maçlarda Lakers'ın derecesi çok kötü. Tabii ki Kobe'nin bu kadar top kullanmasında en büyük pay adam akıllı bir guard olmaması. Böylece meydan Kobe'ye kaldı diyebiliriz. Ancak onun da top paylaşımını düşünmesi lazım. İçeride Howard gibi bir silah varken onu kullanmamak aptallık olur. Geçtiğimiz senelere göre yüzdeli atıyor ve bazen gerçekten tüm takım sinince top onda kalıyor fakat yine de bu konuya biraz daha çeki düzen vermesi lazım. Nash bir dönebilirse bunlar hep düzelecek ama işte "1 haftalık" sakatlığı bitmedi.

Lakers taraftarı olarak bu sene maç öncesi hiçbir maçı cepte göremedim. Takım üzerindeki baskı da her mağlubiyetle biraz daha artıyor. Lakers büyük bir pazar olduğu için çok çok ilgi çekiyor. Bu tür başarısızlıklarda da medyanın ekmeğine yağ sürülüyor. Bu istikrarsız görüntüden kurtulmak lazım ve burada tüm herkese büyük görev düşüyor. Öncelikle mutlaka savunmayı toparlamak lazım ondan sonra sakatların da dönmesiyle görüntü düzelir diye düşünüyorum. Bekleyip göreceğiz...

7 Aralık 2012 Cuma

30.000


Kobe Bryant tarih sayfalarına adını yazdırmaya devam ediyor. Kobe çarşamba gecesi Lakers'ın Hornets'i deplasmanda yendiği maçta bir rekora imza attı. 30.000 sayıya en erken ulaşan oyuncu unvanı artık Kobe Bryant'ın.

Kobe, Kareem Abdul-Jabbar, Karl Malone, Michael Jordan ve Wilt Chamberlain'in ardından  30 bin sayı barajını geçen 5.oyuncu oldu. Onun yaptıklarını canlı izleyebilmek büyük keyif. Kobe'nin listeyi hangi sırada bitirmesi için kaç sayı atması gerekli vb. gibi hesaplara hiç girmeyeceğim. Benim tahminim Kobe -bir aksilik olmazsa - Jordan'ı geçer ve 3.sırada kariyerini noktalandırır. Neyse tebrikler Kobe, büyüksün!

Kobe'nin 30 bin sayısı hakkında kısa ama güzel bir video için de buradan alalım..



5 Aralık 2012 Çarşamba

2 Aralık 2012 Pazar

Underrated Diziler #3 / Broen

Yabancı Dizi merakım lise 1-2'de (yani 5-6 yıl önce) başlamıştı. Lost, How I Met Your Mother, Prison Break derken yardırdık gittik ondan sonra. Yalnız izlediğim bütün yabancı diziler (hatta filmler de) Amerika, o da olmadı İngiltere yapımıydı. Aslında nitelik/nicelik en fazla orada olduğu için bu durum normal gözükebilir ama işte o kalitede bir diziye sonunda rastladım, Broen.


Broen, Danimarka - İsveç ortak yapımı bir polisiye dizisi. Broen'de İsveç'ce de Köprü demekmiş. (büyük usta Erdal Beşikçioğlu'na selam) Spoiler'a fazla girmiyeyim ama olaylar Danimarka - İsveç arasındaki köprüde (adı Øresund imiş) başladığından dizinin adı buradan gelmiş. Dizi toplam 10 bölüm, bölüm süresi de yaklaşık 1 saat.

Diziyi torrent aleminde bulmak biraz zor, daha doğrusu indirdiğiniz formatta altyazı bulmak. O yüzden önce mevcut altyazı formatlarına bakıp ona göre indirin. Ben 3 farklı türde indirdim diziyi bu yüzden, siz yanmayın.

Biraz konusuna girecek olursak; dizi 10 bölüm ama 10 ayrı cinayet/olay üzerinden gitmiyor. Tek bir olay 10 bölümde çözülüyor ki bu da insanı sıkmamasına, hemen yeni bölümü izlemek istemesine neden oluyor. İlk cinayet 2 ülke arasındaki köprüde olduğu için olaya iki tarafın polisi de bakıyor ve soruşturma ortak ilerliyor. Katil de cinayetleri gelişigüzel işlemiyor. Her cinayetinde dikkat kesmeye çalıştığı bir olay/sosyal mesaj var. Öldüreceğini ilân ediyor ama nerede, nasıl, ne zaman? Bunun cevabını halkın, polisin vermesini bekliyor.


İsveç polisi Saga Noren (Sofia Helin) ile Danimarka polisi Martin Rohde (Kim Bodnia) dizinin başrolleri. Karakterleri, aralarındaki ilişki ve muhabbetleriyle ikisi de ayrı müthiş ama ben size biraz Saga Noren'den bahsetmek istiyorum. Saga Noren asperger sendromuna sahip. Yani tek yönlü iletişim, empati eksikliği, duygu yoksunluğu vs. Zaten halk adıyla "Yüksek işlevli Otizm"miş bu hastalık. İsveç'te en önemli cinayetlere çözen polisin böyle bir hastalığı olması da tek başına diziyi izleme sebebi zaten. Abartmıyorum, Gregory House (House MD) ve Alice Morgan (Luther) ile birlikte gördüğüm en karizmatik dizi karakteri.

Dizi ilk çıktığında tek sezon olarak düşünülmüş ama bu kadar tutunca (türk aklı) 2. sezon çalışmaları da başlamış ve 2013 sonuna doğru gelmesi bekleniyor. Ayrıca dizi Amerika'nın da dikkatini çekmiş ve hemen uyarlamasını için çalışmaya başlamışlar. Saga Noren rolünü de öyle bir kadına vermişler ki... Diane Kruger. Uyarlaması da ayrı güzel olacak gibi.


Ha diyeceksiniz bu diziyi sen nerden buldun? Vallaha ben de şurada denk geldim. Bu yazıyı da, siteyi de tavsiye ederim. Zaten ben de yazarken bu yazıdan etkilendim bayağı bi'. Ortak yerler çoktur...

Kitap İncelemesi: Open: An Autobiography - Andre Agassi



Benim için başlık bile biraz acayip. Bundan 3-4 sene önce biri gelip bana ileride kitap incelemesi yazacaksın dese, mümkün değil inanmazdım. İçerikse neyse ki o kadar da yabancı değil, yani tenis kitabı okuyacaksın deseler o kadar da şaşırmazdım.

Kitabın hikayesi benim için biraz ilginç, okuldan aldığım kitap bursunun arta kalan kısmıyla okuyacak kitap ararken sürpriz bir şekilde 'OPEN: An Autobiography - Andre Agassi' ile karşılaşınca, bir de özellikle benim gibi boş zamanına illa bir şekilde tenisi yerleştiren biriyseniz, insan kendine engel olamıyor tabii. Agassi ile aram vardır, araştırırım, maçlarını indirip izlerim diyemeyeceğim (daha doğrusu kitabı okumadan önce durum böyleydi). Sadece döneminin başrol oyuncularından birinin hayatını, neler yaşadığını, neler hissettiğini ilk ağızdan dinlemek inanılmaz cazip geldi ve kitabı düşünmeden aldım.



Kitaplara başlamada pek başarılı değilimdir. Genellikle aldığım kitaplar bir süre çantamda sürünür ve ideal zamanı bekler. Sahip olduğum bazı kitaplar için o ideal zaman hâlâ gelmiş değil. Neyse ki Agassi'nin otobiyografisi öyle bir zamana denk geldi ki, hem başlaması kolay oldu, hem de okumaya devam ederken araya fazla şey girmedi (sosyoloji okuduğumdan araya başka şeyler girmesi epey muhtemel). Tabii bana kitabı bir çırpıda bitirmeme yardımcı olan asıl etkenler kitabın üslubu ve içeriğiydi. Bazı otobiyografiler özellikle üslup konusunda sıkıntılı olabiliyorlar, ancak Agassi ve J.R. Moehringer gerçekten üslup anlamında başarılı bir esere imza atmışlar.

Üslup başarılı da, içerik başarısız mı? Tabii ki hayır. Özellikle Agassi'nin inişli çıkışlı tenis kariyeri zaten okuyucuya epey derin bir içerik sunuyor. Ancak kitabın ana konusu Agassi'nin tenis kariyeri değil. Aslında daha ilk sayfadan itibaren olaylara Agassi gibi bakmayı öğreniyorsunuz, burada asıl olan hayat felsefesi. Kitapta pek çok tenis taraftarının zihninde yer etmiş maçlar dışında kalan pek çok maç için sadece tek cümlelik özetlerle karşılaşıyorsunuz, ancak kort dışındaki pek çok olay güzel bir şekilde paragraflarca, hatta sayfalarca anlatılmış, ki kitaba en çok o sayfalarda bağlanıyorsunuz. Agassi öyle bir kişiliğe sahip ki, verdiği pek çok karar ile sizi şaşırtmayı başarıyor. Ayrıca kitapta çocukluk hayallerinden 1997'de yaşadığı uyuşturucu olayına kadar her şeyi enine boyuna anlatıyor. Bir de benim gibi bunların çoğunu bilmiyorsanız veya kronolojisinden haberdar değilseniz kitabı elinizden pek çok zaman mecbur kaldığınız için bırakıyorsunuz.



Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabın Türkçe çevirisini bulamadım, yani kitap yalnızca İngilizce olarak mevcut. Yazarın anadilinin İngilizce olması düşüncelerin hepsine ilk ağızdan ulaştığımız anlamına geliyor, ki aslında bence bu pozitif bir durum.

Kitap incelemesi konusunda ne kadar başarılı olacağımı bilmiyorum. Belki burada gereğinden fazla bilgi verdim, belki de yazdıklarım epey yüzeysel kaldı. Bana sorarsanız ikincisi olma ihtimali daha yüksek, ama açıkçası burada gereğinden fazla yazarak kitabı okuyacaklar için deyimi yerindeyse 'spoiler' vermek istemedim. Ancak bildiğim bir şey var: 'OPEN: An Autobiography', Agassi taraftarı olsun veya olmasın her tenisseverin okuması gereken bir kitap.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Lakers Gündemi #2


Vizeler filan derken biraz uzak kaldık sizlerden. Arayı kapatmaya başlıyoruz. Bu yazıda biz yokken Lakers'ta neler olup bitmiş onlardan bahsedeceğim kısaca sizlere.

Lakers an itibariyle 8-8'lik bir dereceye sahip. Bu 8 galibiyetin 7'si iç sahada geldi. Deplasmanda sadece Dallas galibiyeti var. D'Antoni de dizindeki sakatlıktan sonra tam hazır olmasa da Lakers koçluğuna başladı. Onun gelişiyle Lakers'ın hücumunda bir gelişme olduğu aşikar. Üstelik henüz D'Antoni'nin has adamı Steve Nash sahada yok. Yeri gelmişken Nash'e de değinelim. Sezonun 2.maçında sakatlanan Nash'in sakatlığı hala devam ediyor. Son gelen haberler gelecek hafta içinde oynamaya hazır olacağı yönünde ancak son 2 haftadır aynı haberler var. 1'er hafta olarak uzattılar dönüşü. Riske de etmek istemiyorlar doğal olarak. Nash de bu arada kenarda danslarıyla destek veriyor takıma. Sakatlıkta olan bir diğer oyuncu da Steve Blake. Onun da çekilen MR'ı sonucunda 2 hafta daha uzak kalacağı açıklandı.

Oyuncu performanslarına kısaca değinecek olursak Kobe Bryant inanılmaz faydalı oynuyor. Her yönde etki ediyor oyuna. Nash'in de olmadığı dönemde tamamen komutayı ele aldı. Gayet iyi bir yüzdeyle ligin sayı kralı konumunda. Ancak bazen yine çok top kullanıyor. Koçum Benim'de de değindik buna zaten yeterince. Howard ise ortayı kapatma konusunda Lakers'ın tüm ihtiyacını gidermiş gibi gözüküyor. 2.8 blok ortalamasının yanında oralarda müthiş bir hakimiyet ve caydırıcılık kurdu. Üstelik henüz fiziksel olarak hazır değil Howard. Belindeki sıkıntılar net olarak geçmedi. Kendisi de %80 sağlıklı olduğunu söylüyor. Zaman ilerledikçe ve ağrıları dindikçe onun daha da fazla katkı vermesi kuvvetle muhtemel. Pau ise gel gitli performansına devam ediyor. Biraz daha orta mesafeye dayalı bir oyun oynuyor bu sene. Potadan iyice uzaklaşmış olması ve kafasını bir türlü basketbola verememesi iyiden iyiye can sıkmaya başladı. Mental olarak toparlanması lazım ama söz konusu isim Pau olunca pek ümitli değilim. Dizlerinde de sakatlıklar mevcut. Fiziksel olarak da %100 değil şu an.


4 numaraya geçen Jamison da kendini bulmuş gibi. Onu 3 numarada izlemek bizim de canımızı baya sıkıyordu. Dallas ve Denver maçlarında müthiş performanslar sergiledi. İlerisi için onun katkısı çok kritik. Steve'lerin sakatlığında süre alan Morris ise henüz çok ham. Oyununu biraz geliştirebilirse rotasyonda rahatlıkla Blake'in önüne geçebilir. MWP'nin ise maşallahı var gerçekten. Fiziksel olarak da çok iyi gözüküyor ve bu da performansına yansımış durumda. D'Antoni'nin gelişiyle Meeks'in de performansı artmış gibi duruyor. Son Denver maçında o da müthiş oynadı. Henüz bench istenen istikrarı sağlamış durumda değil ama Nash'in de dönüşüyle büyük 4'lüden 2'si benche eşlik edecektir. Bu yüzden o zaman onların da sürekli olarak belirli seviyede katkı vereceğini düşünüyorum.

Biraz da dedikodulara değinelim. Öncelikle takas muhabbetleri var ve bunlar yine Gasol üstünden dönüyor. Atlanta'yla Gasol-Smith eksenli takas dedikoduları çıktı. Bana göre Smith Atlanta'ya rest çekmediği sürece bu takasın gerçekleşme ihtimali çok düşük gözüküyor. Bir başka dedikodu ise Gasol-Amar'e takasını içeriyor. Her ne kadar Nash ve D'Antoni Amar'e'yi iyi tanıyor olsa da hem kronikleşmiş sakatlığı hem de son senelerdeki formsuzluğunu göz önüne alarak bu takasın bize yaramayacağını düşünüyorum. Bir başka dedikodu ise bu 3 ismi birden içeriyor. Ona göre Gasol Atlanta'ya, Smith Knicks'e, Amar'e de Lakers'a geliyor. Ancak dediğim gibi Lakers'ın Gasol'ü verip Amar'e'yi alacağını pek sanmıyorum. Tabii ki bu dedikoduların çıkması bile Gasol'ün kafasını karıştırmışa benziyor.


Bu aralar Lakers'ın benche takviye yapacağı haberleri de çıkmaya başladı. Lakers benchinin iddia edildiği kadar kötü olmadığını düşünüyorum ben ama nedense bench bitikmiş gibi yorumlar var. D'Antoni'nin tarzını da düşünecek olursak belki bir şutör gelmesi düşünülebilir. Gündeme gelen ilk isim ise Raja Bell. Bell'in de Lakers'a gelmek istediği açıklamaları var. Bell şu an için Utah kadrosunda bu yüzden ufak bir takasla gelebilir şimdilik. Onu alabilecek parçalarımız var ondan sıkıntı olmaz diye düşünüyorum o konu. Bell bize neler katabilir orası soru işareti. Yaşı baya ilerlemiş bir oyuncu ve ben onun Meeks'ten daha fazla bir katkı vereceğini düşünmüyorum. İsmi geçen bir diğer oyuncuysa serbest statüsündeki Mickael Pietrus'tu ancak o da dün Raptors'la anlaştı. Zaten gelse de ben pek bir katkı vereceğini sanmıyordum.

Son olarak kadrodaki son rötuşlardan bahsedelim. Bu senenin çaylakları Robert Sacre ve Darius Johnson-Odom D-League'e gönderildi. İkisi de zaten maçlar kopmadıkça süre alamıyordu. Orada oynayarak kendilerini geliştirecek olmaları güzel. Sacre'nin danslarına alışmıştık. Süre alamıyordu belki ama kenarda baya bir efor sarf ediyordu kendisi. Şunun gibi hareketlerini özleyeceğim.

Lakers şu an için istikrarı sağlayamamış gibi. Indiana maçında atılan 77 sayının arkasından Denver'a atılan 122 sayı bunun en büyük göstergelerinden. Ancak Nash geldikten sonra takımın toparlayacağını düşünüyorum. Daha ilerisi içinse pek yorum yapmayacağım. Bekleyip göreceğiz..

29 Kasım 2012 Perşembe

Koçum Benim #3


Mixcloud oluşumunun iyice kabak tadı vermeye başladığı bugünlerde kayıt en son halini alana kadar çok saatler yedim -laf böyle sokulur-. Artık her hafta açıkalama yapma gereği duymuyorum çünkü gündemimiz aynı. Euroleague, Eurocup ve Lakers ekseninde NBA konuştuk. Buğra yine vuruldu.



28 Kasım 2012 Çarşamba

Galatasaray-Kuban



-Genelde maç yazılarını yazmıyoruz ama podcast de gelmemişken taze taze yazayım, sonra Eren laf yapıyor.

-Eren koymadığı için henüz dinleyemiyorsunuz gerçi ama (Gencolar karıştı!) podcast'te maç hakkında konuşurken ilk olarak takımın geçen Kuban maçındaki yanlış savunma stratejisinden bahsetmiştim. Calathes'e yapılan topa baskı, Calathes'in savunmacısını her geçişinde 2-3 numara savunucularından gelen yardım. Hem Calathes'in potaya gitme ve asist özelliği hem de Baron ve Jasaitis'in şut etkinliği düşünüldüğünde pek de doğru bir plan olmadığı gözüküyordu, bir çok kişi maç öncesi olaylardan sonra dikkate almasa da.

-Bu maça ise doğru savunma stratejisiyle başladı Galatasaray. Calathes'in topunu çalmak yerine, karşısında kalmayı amaçlayan; yardımı 2 ve 3 numaralardan getirmek yerine uzunlardan getiren ve rakibin en iyi alçak post hücumcusu Maric'i N'dong ile savunan ve bu planların hepsinde başarılı olan bir Galatasaray vardı. Durum böyle olunca ne Calathes istediği organizasyonları yapabildi -attığı 19 sayı hiç önemli değil-, ne de ilk maçta oldukça yüzdeli sokan Jasaitis-Baron ikilisi istedikleri şutları bulabildiler. Maric'in karşısında da N'dong görevini yapınca Kuban hücumda tamamen pasifize edildi. (Kuban'ın en önemli iki şutörü Baron üçlük faulle takımının ilk sayılarını ürettikten sonra ikinci yarıya kadar skor üretemedi, Jasaitis ise ilk şutunu -isabet değil şut!- ancak 3. çeyrekte bulabildi.

-Hücum kısmında ise Galatasaray çok da tempolu bir basketbol oynamamasına rağmen yine ilk maçtan dersler çıkararak, özellikle yüksek postu ve üç sayı çizgisinin gerisini iyi kullanarak ilk maçta fazlaca içeri kapanan ve ana planlarını Hawkins'in ikili oyunlarını durdurma üzerine yapmış Kuban savunmasını açmayı başardı. Maçın başında N'dong, daha sonrasında ise Dudley ile gelen orta mesafeler, savunmanın içeri kapanmasını önlemek amacıyla son derece önemliydi.

-Galatasaray geçen hafta saha dışı etkenlerden etkilendiği maçı, ikili averajı dahi alacak noktaya getirdi ve Kuban gibi bu ligin en iyi takımlarından birini çok rahat yendi. Artık yavaş yavaş Top 16 hesaplarını yapmaya başlıyoruz. Şu anki tablolarda Galatasaray'ın Top 16'daki rakipleri Kazan-Crvena Zvedza(Kızılyıldız)-Ulm/Cholet olacak gibi. Onları da podcast'te konuşuruz.

-İsmet Badem'siz haftalar diliyorum.

25 Kasım 2012 Pazar

Erkek Dedikodusu #4

İki haftalık vize maratonunun ardından hayatımızda ilk defa bazı konular bularak ve biraz düzenli şekilde konuştuk.

Üniversite hocalarından girip, sanal alem ilişkilerinden çıktık. Arada süper kahramanların tuttuğu takımlar ve Türkiye'nin herhangi bir şeyi abartması konusunda kimseyi ilgilendirmeyen şeyler söyledik. Kayıt son on beş dakika falan kafayı yiyor. Sesler kayıyor, birbirine giriyor bilmem ne ama o arada bir şey içmediğimize yemin edebilirim. Dinleyin, anlarsınız.


16 Kasım 2012 Cuma

Vintage #2


15 Şubat 2009, 09' Nba All-Star. / Shaq - Kobe

2000'lerin başında ligin altını üstüne getiren ikili. Beraber oynadıkları yıllarda Three-Peat + bir tane de final gördüler ama Kobe - Shaq'ı bu kadar özel yapan başarılarının yanında ikisi arasındaki sürtüşmeydi.

Şampiyonlukların geldiği 00' - 02' döneminde bile aralarında bitmeyen ego savaşlarını Phil Jackson'dan başka biri idare edebilir miydi bilemiyorum. Zaten o da bir süre sonra üstünü örtemedi bu olayın ve 2004'te gelen Pistons hezimetinden sonra Shaq karşı tarafa Wade'in yanına, Miami'ye geçti. Wade ile ilgili sorulan sorulara da "gördüğüm en iyi skorer, sg" cevabını vererek Kobe'ye çaktı selamı...

Daha sonra Shaq birçok takım gezdi (suns, cavs, celtics) ve Kobe - Shaq muhabbeti bir süre unutuldu. 2009 All-star maçındaysa ikili tekrar aynı tarafta buluştu. Kobe 27 sayı - 4 asist - 4 ribaunt - 4 top çalma, Shaq 17 sayı - 5 ribaunt - 3 asist'le oynadı. Aslında herkesin beklediği Mvp'nin Kobe seçilmesiydi ama büyük bir jestle ödül ikiliye verdi. Yıllarca süren tartışmalar, olaylar üzerine 09' All-star şık bir son oldu Kobe - Shaq için.

14 Kasım 2012 Çarşamba

Yaşasın Yeni Kral!


Mike Brown'la geçen felaket 1.5 yıl, sezonun çok başı olması dolayısıyla erken ancak büyük bir kesime göre doğru bir kararla sezonun hemen başında sona erdi. Mike Brown teori olarak doğru noktalarda olsa da pratikte bunları sahaya yansıtmakta oldukça başarısız oldu ve Mike Brown'lu Lakers'ın oynattığı oyun, birkaç  ufak seri dışında hep beklentilerin uzağında kaldı. Mike Brown'un gidişinden sonra ise uzun zamandır Lakers ne zaman dibe vursa gözlerin çevrildiği Phil Jackson tekrar gündeme geldi. Hatta Cumartesi günü Phil Jackson'un yardımcılarıyla iletişime geçtiği haberleri çıktı ve bu, işin bitmek üzere olduğu şeklinde yorumlandı. Ancak Pazar günü Lakers yönetimi tarafından şok bir kararla Phil Jackson yerine Mike D'antoni'yle anlaşıldığı duyuruldu.

Bu süreçten sonra en çok merak edilen ise Lakers yönetimi ile Phil Jackson'ın (ve ekibi) anlaşmaya bu kadar yaklaşılmışken neden anlaşmanın yattığı sorusu oldu. Lakers yönetimine göre Phil Jackson bütün basketbol kararları konusunda hak istiyor, bunun dışında son yıllarda iyice ortaya çıkan sağlık sorunları nedeniyle bazı deplasman maçlarına ve antremanlara katılamama esnekliği istiyor ve bunların yanında 2011 sezonunda aldığı ücrete (10 milyon $ civarı) yakın bir ücret talep ediyordu. Phil Jackson ve ekibi ise anlaşma sonlanmak üzereyken aldıklıkları telefonla, Lakers'ın Mike D'Antoni ile anlaştığını öğrendiklerini söylüyorlardı. Hangi taraf doğru söylüyor bunu kestirmek güç, o yüzden ben de saha dışında yaşananlara değinmekten çok saha içinde yaşanabileceklere değinmek istiyorum.

Öncelikle belirtmem gerekiyor ki, Phil Jackson ismi ilk ortaya atıldığında herkesin aksine kafamda büyük soru işaretleri oluşmuştu. Phil Jackson son sezonu olan 2011 sezonunun tamamını muhtemelen emeklilik hayalleriyle geçirmişti ve bunun sonucunda hem normal sezonda, hem de özellikle playofflarda Lakers coaching konusunda hiç olmadığı kadar eksik kalmıştı ve bunun sonucunda da Dallas serisine tamamen hazırlıksız çıkan Lakers, hiçbir maçta varlık gösteremeyerek süpürülmüştü. Evet, bu fiyaskonun üstünden 1.5 yıl geçti ve o dönemde oldukça yıpranan ve yorulan, bunun dışında sağlık sorunları da yaşayan Phil Jackson bu süreçte dinlenmiş ve biraz olsun heyecanını geri kazanmış olabilir. Ancak sağlığı da soru işaretiyken, bu motivasyonunu nereye kadar taşıyabileceği hala büyük soru işaretiydi.

Sistem konusunda ise soru işaretlerim daha büyüktü. Sezon başında Howard ve Nash gibi iki önemli ekleme yapan Lakers takımı Phil Jackson başa geçseydi -eskisi kadar keskin bir sistem olmayacaktı belki ama- tekrar üçgen hücuma dönecekti. Belirli çizgileri olan ve oyunculara çok fazla özgürlük vermediğini bildiğimiz üçgen hücum, bunun dışında yeni gelen yıldızlara da çok fazla uymayacaktı. Atletik ve fiziksel yetenekleri çok üst düzeyde olmasına rağmen oyunu okumada sıkıntı yaşayan Howard sezon başladıktan sonra üçgen hücuma adapte olmaya çalışacak, Nash ise üçgen hücumun guardlara çizdiği rol doğrultusunda, genel olarak ceza şutörü olarak kullanılacaktı. Ancak hepsinden önemlisi, Lakers'ın uzun zamandır planlarını yaptığı "Jackson sonrası" dönemine girdiğini artık kabullenmesi gerekiyordu. Phil Jackson başa gelmiş olsa bile bu sezonun dışında maksimum bir sene daha takım çalıştıracaktı ve Lakers için kısa bir süre tekrar koç ve sistem arayışları başlayacaktı. Lakers Jackson sonrası dönem için Mike Brown'la iyi bir başlangıç yapmış olmayabilir ancak maksimum 1.5 yıl sonra her sıkıştılarında "P-Jax bizi kurtarır yeaa" diyemeyeceklerdi. Yukarıda yazdıklarım doğrultusunda ne kadar uzun süre motivasyonunu koruyacağı soru işareti olan, sistemi karmaşık olan ve sezon öncesi kamp da kaçtığı düşünüldüğünde iyice karmaşıklaşacak ve takımdaki yıldızların potansiyellerini ne kadar gösterecekleri konusunda soru işareti olan ve sağlığı bundan sonra muhtemelen iyiye gitmeyecek ve hepsinin yanında -eğer söylenen doğruysa- 10 milyon $ alacak Phil Jackson'a dönmek istemedi Buss, hak vermemek elde değil.


İşin Mike D'Antoni kısmı ise biraz karışık. Phil Jackson ismi ortaya atıldıktan sonra geldiği için taraftarın büyük bir kısmı D'Antoni'ye soru işaretiyle yaklaşıyor ancak ortada büyük yanılgılar var ve üstünden geçmek gerekiyor.

Yanılgı 1: "Bizim takım yaşlı yea, run and gun oynayamayız artık"

Run and gun oynayacağımızı kim söyledi? Evet, Mike D'Antoni en büyük başarılarını bu sistemle kazandı ancak sistem konusunda Phil Jackson kadar kesin çizgileri bir adam olmadığı çok açık. Mike D'Antoni'yi "run and gun" koçu olarak tanımlamak yerine (sanıyorum Kobe'nin tanımı) "offensive genius" olarak tanımlamak gerekiyor zira bu takımla Phoenix'teki sistemi uygulayamayacağını elbet D'Antoni de biliyordur. Ha, belki de Gasol-Josh Smith eksenli takas yapılır da takım koşmaya daha uygun hale gelir ama şimdiden "Mike D'Antoni run and gun oynamıştı, bizde de öyle oynatır" düz mantığıyla sistemin oyunculara uymayacağını öngörmek haksızlık olacaktır.

Yanılgı 2: "Mike D'Antoni yıldız yönetme konusunda başarısız arkadaşlar, Kobe'yi, Howard'ı, Gasol'u nasıl mutlu edecek"

Amare gibi bir denyoyu yönetemediğinden ortaya çıktı sanıyorum bu da. Fakat bunun tam aksine ben Mike D'Antoni'nin oyuncuları mutlu edeceğini düşünüyorum. Nash ile ilişki malum olan D'Antoni Kobe'nin de -özellikle oyunculuğuyla- saygısını kazanmış bir coach. (Bu nokta dip not olarak Kobe'nin babasıyla aynı dönemde İtalya'da basketbol oynadığını söylemeyeni dövüyorlarmış, biz de söyleyelim) Ve belki de bunlardan da önemlisi Howard için özellikle de sezonun bu döneminde daha doğru bir coach.

Yanılgı 3: "Beyler savunma? .s"

Bu yanılgının en büyük sebebi de Phoenix'in yüksek skorlu maçları sanırım. Ancak atlanan nokta, Phoenix o dönem ligin en iyi hücum takımı olmakla birlikte savunmada da ligin diplerinde değildi. Hatta o seviyede hücum yapan bir takıma göre fena olmayan (O dönemin Phoenix'i genel olarak ligde 10 ila 15. sıralar arasında) savunma istatistiklerine sahipler. Ve bunun yanında da, D'Antoni de olaya "savunma mı? hallederiz" kafasında yaklaşmaktan çok, ekibinde bir savunma coachı bulunduracağını ve savunma konusunda ondan yardım alacağını belirtti.

Toparlamak gerekirse, Phil Jackson'un başa geçmesinin yukarıda belirttiğim nedenlerden dolayı büyük bir risk taşıdığını ve bununla birlikte D'Antoni'nin bu yıldızlara hücumda özgürlük vereceğini, takımdaki yıldızlarla ilişkisinin yüksek olacağını ve savunma konusunda da sanılanın aksine başarısız olunmayacağını düşünürsek Buss ailesinin iyi bir tercih yaptığını düşünüyorum. Hayırlı olsun.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Uykusuz Her Gece #2


Nba'de 2.hafta geride kaldı.İlk haftadan daha yoğun bir gündem vardı diyebiliriz. Özellikle yukarıdaki resimden de anlayacağınız gibi biz Lakers'lılar için yoğun bir haftaydı.. Geçen yazı paralelinde bunlara değinelim.
  • Lige 1-4 gibi felaket bir yüzdeyle giren Lakers'ta beklenen oldu ve koç Brown kovuldu. Bununla ilgili Eren'in şu yazısı var zaten. Onun dışında Lakers yönetimi tüm ilgisini Phil Jackson'a çevirmiş durumdaydı. Ancak taraflar bir türlü anlaşamadı ve Lakers bugün itibariyle Mike D'Antoni ile 4 yıllık sözleşme imzaladı. Buna ayrı bir yazıda değineceğiz mutlaka şimdilik kısa geçiyorum.
  • Sezonun ilk triple-double'ı da geride bıraktığımız hafta yapıldı. Detroit gibi bir takımda harcandığını düşündüğüm Greg Monroe Sacto deplasmanında 21 sayı 12 ribaunt 11 asist yaparak sezonun ilk triple double'ını yapmış oldu.
  • Warriors'ın serbest atış özürlü pivotu Andris Biedrins Lakers maçındaki şu savurmasıyla (atış demeye dilim varmadı ) çığır açtı bu konuda. Ancak taraftarlar ondan vazgeçmedi ve son Denver maçında o serbest atış çizgisindeyken müthiş bir destek verdiler.
  • Clippers forveti Lamar Odom eski günleri özlüyor gibi. Odom Clips'in medya gününde sağlam bir pot kırdı.
  • Hafta boyunca çok sayıda sakatlık da oldu. Hido elini kırdı ve 2 ay kaçıracak. Onun dışında Nash, Nelson, Lowry, Anthony Davis, Gerald Wallace, Shawn Marion, Gerald Henderson, Barea gibi oyuncular sakatlıkları yüzünden maç kaçırdılar ve kaçıracaklar.
  • Geçen haftanın yıldızı James Harden bu hafta düşüşe geçti. Harden felaket şut yüzdesiyle geçirdi haftayı ve normal insan seviyelerine indi.
  • Boston Celtics guardı Rajon Rondo son Bucks maçında yaptığı 10 asist ile 10+ asist serisini 30 maça çıkardı. Rondo'nun bu serisi bu alandaki en iyi 3.seri. Rekor ise 46 maçla Magic Johnson'da.
  • Houston Rockets koçu Kevin McHale ailevi sebeplerden dolayı bir süre takımın başında yer alamayacak. McHale'in ne zaman döneceği belirsiz.

      Haftanın ilk 5'i


      PG
                    

      Kyrie Irwing...Cavs'ın yeni umudu geçtiğimiz hafta şahane oynadı. 23 sayı 4.3 ribaunt 8.3 asist ile başta kendisini fantasy'de seçen ben olmak üzere bir çok kişiyi etkileyen bir performans sergiledi. Dış şut da eklemiş bu sene. Sezon ilerledikçe performansı daha da artacaktır.


      SG
                             

      Kobe Bryant...Mamba da haftayı müthiş geçirenlerden. Kobe 23.3 sayı 7 ribaunt 6 asist 2 top çalmayla çok yönlü bir oyun sergiledi . Mamba, istatistiklerinden çok şu attığı bakışla takıma bayağı bir yardımcı oldu. Tekrar güle güle Brown...

      SF
                               

      Carmelo Anthony....Sezonun şu ana kadar -bana göre- en iyi oyuncusu Melo bu haftayı da çok iyi geçirdi. Amar'e'nin yokluğunda 4 numara pozisyonunda müthiş oynayan Melo 26.3 sayı 6.3 ribaunt 1.7 blok ile takımının namağlup devam etmesini sağladı. Takdire layık bir performans..

      PF
                               

      Kenneth Faried...Denver'ın hırçın delikanlısı Faried de oyununu geliştirmeye devam ediyor. Geçtiğim hafta müthiş mücadele verdi ve bu da istatistiklerine de yansıdı. Faried 16.8 sayı 12.8 ribaunt ve 1.8 blokla oynadı. Denver'ın da haftayı 4-0'la geçmesindeki en önemli faktörlerden.

      C
                                 

      Ömer Aşık...Pivot pozisyonu seçimi biraz zor oldu aslında. Cousins'i düşünüyordum ben ama hem onun bir pivota göre felaket şut yüzdesini gördüm hem de Ömer'in başarılı performansını es geçmek istemedim. Ömer bu sene Rockets'ta gerçekten çok başarılı performans sergiliyor. Ribaunt konusunda özellikle çok konsantre. Geride bıraktığımız haftada 11.3 sayı 11.3 ribaunt 1.3 top çalmayla oynayan Ömer son Detroit maçında 14 sayı atarak bu alanda kariyerinin en yüksek sayısına ulaştı.


      Haftanın Çaylağı

                                

      Dion Waiters...Bu hafta çaylakların performansını pek beğenmedik. Anthony Davis zaten sakattı. Onun dışındaki isimler de vasat geçirdiler haftayı. Bu hafta öne çıkan isim Cavs'lı Dion Waiters oldu. Waiters haftayı 21 sayı 2.7 asistle geçirdi. Özellikle Clippers karşısındaki 28 sayılık performansı dikkat çekiciydi.

      Haftanın Takımı

                           

      Denver Nuggets... 4-0'la geçtiler haftayı. Daha derli toplu daha oturmuş gözüküyorlar. Ayrıca ligde namağlup devam eden Knicks'e de bir alkış.

      10 Kasım 2012 Cumartesi

      Underrated Diziler #2 / Luther


      Polisiye olarak CSI Miami, New York, Sacramento izlemekten sıkılmadınız mı? Bölüm sayısı az, her bölümü ayrı bir film gibi olan dizi mi istiyosunuz? O zaman burdan alalım sizi, Luther...

      Luther, 2010 yapımı bir İngiliz dizisi. Şu ana kadar 2 sezon, 10 bölüm (6 + 4) yayınlandı. En son 3. sezonun 2013'te 4 bölüm halinde geleceğini okumuştum . Çoğu İngiliz dizisinde olduğu gibi Luther'de de bölüm sayısı az anlayacağınız. Her bölüm yaklaşık 1 saat sürüyor, polisiye için ne az ne de çok. 

      Luther, alışılmışın dışında bize katilin kim olduğunu başta verip onun yakalanma(ma) sürecini veriyor . Luther - katil arasındaki akıl oyunları, katilin niye katil olduğu... Yani olaya aksiyondan ziyade psikoloji tarafından yaklaşıyor daha çok. Dizinin bir başka özelliği de her bölümdeki hikayenin altında bir de ana hikayenin devam etmesi. Böylece dizinin bir anında bile sıkılmıyor insan. 


      Dizideki oyuncu ve karakterlere gelecek olursak... Aslında 2 ana karakterden oluşuyor dizi, diziye adını veren John Luther (Idris Elba) ve Alice Morgan (Ruth Wilson). 

      Idris Elba'yı The Wire'den hatırlamak mümkün. Çok övülmesine ve Imdb'deki puanına rağmen The Wire'i izlemeyi hep ertelemiştim ama Idris Elba - Luther performansından sonra ona da hemen başladım yavaştan. Elba'nın canlandırdığı karakter dizinin bu kadar sevilmesinin başlıca sebeplerinden biri. Çoğu polisiyedekinin aksine doğrularından çok hataları olan, işinde ne kadar iyi olsa da onu bazen kötüye kullanan bir adam Luther. Özel hayatının boktanlığı da dizinin temel konusu. 

      Dizi yorumlarına bakana kadar fark etmemiştim. Herkes Luther - Behzat Ç. arasındaki benzerlikten bahsetmiş, çoğu açıdan haklılar aslında. İkisi de anti-kahraman, deli dolu, psikopat karakterler. Özel hayatları yüzünden iş hayatı da boka batmış durumdalar. Belki de bu yüzden bu kadar sevmişimdir Luther'i de, bilemiyorum.


      Yukarda yazılan onca şeye rağmen diziyi izleme isteği hâlâ oluşmadıysa bile şu fotoğraftan sonra oluşacakır muhtemelen. Alice Morgan... Takıntılı bir katili canlandıran (bu kadar spoiler'dan bir şey olmaz) ördek dudaklı güzellik. Ruth Wilson, Alice Morgan karakterini öyle güzel canlandırmış ki bazen Luther yerine Alice'in tarafına bile geçiyor insan. Luther - Alice diyalogları dizinin kreması. 

      Şöyle de 2 haber çıktı bu yaz. Önce kötüden başlıyayım... İlk sezonun ardından 2'de görünürlüğü biraz daha kısıtlanmıştı Morgan'ın. 3. sezonda ise büyük ihtimalle hiç olmayacakmış dizide. İyi haber ise Alice Morgan karakterine ayrı bir mini-dizi yapmak. Kesin olmamakla birlikte yapımcılar bu kadar tutan bir karakteri değerlendirmek istemiş, iyi de etmişler.

      Polisiye seven, İngiliz dizisi seven, Behzat seven, Alice seven, Allah'ını seven Luther izlesin. 


      9 Kasım 2012 Cuma

      Mike Brown Kovuldu, Şimdi Onlar Düşünsün.


      Bazılarımız dışarıda yeni bir gol ararken, bazılarımız sınıflarında akışkanlar mekaniği dinlerken, bazıları ise -şampiyonluk sonrası ağlayan kısım buraya dahil- Bogut'un olmadığını öğrenip yılmadan umutlanmaya devam ederken ve tam da parklardaki çocuk sayısı sıfıra inmişken hayırlı haberler aldık.

      Takımla geçirdiği süre, savunmayı oturtmaya çalışması, son olarak da Princeton mevzusuna alışılması konuları altında belirli süreler verdiğimiz ve artık bilinmeze doğru giden Brown birkaç saat önce Vence -aka Fatih-'in mübarek ellerinden çıkan RT huzurunda kovuldu. Resmi açıklama da yarım saat önce geldi.

      İşin altını pek kurcalamaya gerek yok diye düşünüyorum. Brown olmuyordu. Savunma kısmında bazı sinyaller alsak da kırmızı tuşa sürekli şekilde basıp, ne olduğunu merak etmeyen adam olamadık. Özellikle Nash ve Howard hamlelerinden sonra gelinen şu nokta -hem de malum hazırlık kampı yapılmışken- çok can sıkıcıydı. 

      Brown'ın kovulması dışında, eski sevgiliyle dinlenen şarkımızı da sildiğimizi öğrendik. Nash sonrası yapmayı düşündüğümüz ve benim hala daha yatmadan önce sorguladığım Pricenton hücumundan da vazgeçileceği yönünde bazı haberler geldi. En az bu hamle kadar mantıklı olduğunu söylemekte zarar görmüyorum.


      D'Antoni, Sloan, Phil ve Van Gundy ismi geçen koçlar. Phil'in geri döneceğini sanmıyorum. Üçgen hücuma alışkın olsak da bir sancı daha yaşamak istemiyorum. Van Gundy heyecan, bıyıklar ve güzel bir göbek demek ama bilemiyorum. Benim için hayal kurulup, umutlanacak adam Sloan oldu bile. En az Phil kadar imkansız olsa da zorlansın. Hem, ''Lakers'a gidebilir misiniz?'' diye sorulan soruları cevapsız bırakmış. Umut bizim işimiz. Tabii bunların yanında ismi en çok geçen adayın da  D'Antoni olduğunu eklemek isterim. Ben kendisini ve oynattığı basketbol temellerini sevmem. Hücum yapımız ona uygun gibi gözükse de yolun sonunu görebileceğimiz ve güven veren bir koç olduğunu düşünmüyorum. 

      Neyse, böyle durumlarda genelde şöyle derler : Daha kötü ne olabilir ki? 

      8 Kasım 2012 Perşembe

      Gencoları Cast | Koçum Benim #2



      Hanilerle dolu birinci programımızın üzerinden bir hafta geçti ve dün biz yeni bir kayıt daha yaptık. Podcast işi bizi çok fena içine aldı, sizi de almış olacak ki güzel tepkiler alıyoruz. İçimizden geldiği ve öğretim hayatımız el verdiği sürece devam edeceğimizi de bildirerek bu haftaki yayına geliyorum.

      Bu kısımları her hafta yazmaya gerek yok diye düşünüyorum. Euroleague konuştuk üzerine bir de NBA ekledik. Lakers'a hafif bile konuşmuşuz. Mike Brown paşa çok yaşa :






      6 Kasım 2012 Salı

      Need For Speed Neden Böyle Yapıyor?


      Bilgisayar başında oyun oynayarak büyümüş bir jenerasyondanız. Konu 'araba yarışı' olduğunda ise çoğumuzun aklına gelen ilk örnek muhtemelen Need For Speed'dir. Yıllarca abuk subuk yollardan, inanılmaz kovalamacalara, akıl sır erdirilemeyecek modifiyelerden, hayal edemeyeceğimiz egzotik otomobillere kadar bize pek çok şey sunan bir oyundan bahsediyoruz. Peki başlarda bize otomobilin her türlü ayarıyla (vites aralıkları, fren, süspansiyon ayarları...) oynamamıza izin veren, bize (özellikle internete ulaşmanın sınırlı olduğu bir dönemde) otomobil hakkında her türlü bilgiyi, fotoğrafı, videoyu sunan adeta interaktif bir fuar niteliğindeki bu oyun gün geçtikçe neden arcade'leşiyor?

      Aslında geride bıraktığımız oyunlardan başlayarak çok daha uzun bir şeyler yazmayı düşünüyordum, ama oyunların o halini düşündükçe gerçekten içim sıkılıyor. Bu nedenle özellikle serinin piyasaya henüz çıkan oyunundan, Need For Speed Most Wanted 2 (ismi tanıdık geldi mi?), bahsedeceğim.

      İlk trailer'ını internete düştüğünden beri takip ettiğim, bu yıl heyecanla beklediğim iki oyundan bir tanesiydi NFSMW2. (Diğer oyun Euro Truck Simulator 2, ileride ondan da bahsetmeyi düşünüyorum) Kovalamaca dolu trailer'daki şehri, modifiyesiz egzotik otomobilleri ve hasar modellemelerini görünce 'Acaba yıllardır beklediğim NFS artık geliyor mu?' diye beklemeye başladım.



      Geçtiğimiz hafta başından itibaren oyun internete düştü mü acaba diye önde gelen torrent sitelerini çaktırmadan gezinmeye başladım (Evet, oyunların fiyatları hâlâ tek tek denemek için alabileceğim kadar ucuz değil). Oyunun resmi çıkış tarihi 30 Ekim olarak açıklandığını düşününce, oyunu indirme fırsatını perşembe günü bulmuş olmam pek de anormal değil. Bir yandan başka bir oyun oynarken diğer yandan 6GB'lık oyunu indirdim. Büyük heyecanla part'ları birbirine ekleyip dizine çıkarırken (bu aksiyonu yapmayalı sanırım yıllar oluyor), diğer yandan acaba crack çalışıyor mu diye düşünmeye başladım. Neyse ki oyunu yükledikten sonra bir sıkıntı yaşamadım ve oyuna başladım. Direksiyonu takmama gerek yoktu, her şey hazırdı, saat ise 2'ye yaklaşıyordu. 'Acaba sabahlayıp yarın okulu kırıyor muyum?' diye düşünmeye başlamıştım ki, direksiyonun ayarlarını yapmak için oyunu durdurduğumda, maceranın benim için başlamadan bittiğini fark ettim. Tuş kombinasyonlarını sırasıyla yapadurayım, temel ayarların (genellikle yarış oyunlarında önce aracı yönlendirmeyi, gazı ve freni ayarlarsınız) hemen altında bulunması gereken vites değiştirmek için kullanılan tuşlar (Shift Up, Shift Down) hakkında hiçbir şey olmadığını fark ettim. Criterion Games aynı şeyi 2010'da 'Need For Speed Hot Pursuit'te de yapmıştı, neyse ki bir sonraki oyun olan 'The Run'ın geliştiricisi EA Black Box bu hatayı tekrarlamayıp beni hayal kırıklığına uğratmamıştı.

      Bu hayal kırıklığı üzerine, 'Hazır zamanım var, bu kadar ön yargıyla yaklaşmayayım, biraz daha kurcalayayım' diyerek denemeye devam etmeye karar verdim. En azından direksiyon Criterion'un son oyunundaki gibi rezalet değildi, otomobilin ve şehrin modellemeleri de iyi yapılmış gibiydi. Otomobili biraz da farklı açılardan göreyim diye kameraları değiştirdim, aslında kameraları değiştirdiğimi zannediyordum ama 'kameralar' demek pek doğru olmaz, çünkü oyun otomobili dışarıdan görebildiğiniz ve direk yolu görebildiğiniz sadece iki farklı kamera sunuyor.

      Adettendir, oyunun en azından başladığım bölümünü checkpoint'ine kadar oynamadan bırakmam. Bu kadar hayal kırıklığının üzerine neyse ki ilk checkpoint pek uzakta değildi. Checkpoint'te karşıma çıkan otomobil yeni Carrera S (dergiyi -evo Türkiye- takip edenler Porsche hayranlığımı bilirler) olsa bile daha fazla devam edemeyeceğime karar verip oyunu kapattım. NFSMW2 maceram beklediğimden biraz kısa sürdü. Maceranın bu kadar kısa sürmesi sonucunda ise klavyeme davranmadan edemedim.



      Tamam, kabul ediyorum: NFS asla gerçek bir simülasyon oyunu olmadı, çoğu zaman simülasyon olmanın epey uzağında yer aldı. Ama bunlara rağmen oyuncuyu, bir diğer deyişle bilgisayar başındaki sürücüyü, otomobil kullandığının farkına vardırıyordu. Şimdiyse oyunda otomobile dair tek şey, gerçekten güzel yapılmış lisanslı modellemeler ve sesler. Bir de otomobili yönlendirmek için oklara ve korna için 'H'ye sahip olmanız yeterli. Biraz Polyannacılık oynayalım: Criterion güzel bir oyun yapmış olsaydı şu an ya yeni bir ekran kartı arayışı içerisinde, ya da PS3 versiyonunda direksiyon ne kadar başarılı diye sayfalarca forum okumuş olurdum. Hiç değilse param cebimde kaldı. Teşekkürler Electronic Arts.

      4 Kasım 2012 Pazar

      Gencoları Cast | Erkek Dedikodusu #3

      Merhabalar. Yeni logomuzla ve aynı sorumsuzluğumuzla tekrar karşınızdayız. Bu hafta yanımızda Doğuş vardı ve konular arasında daldan dala atlama Türkiye rekoru kırıldı. Biz bundan pek memnun olsak bile sizlerin fikirlerini merak ettiğimiz de bir gerçek. Program geçen haftalara göre daha gülmeli, daha atlamalı oldu. Garip ama güzel, en azından bence öyle. Kendi düşüncelerim konusunda umursamaz olamıyorum.

      NBA'de kimsenin tutmadığı takımları tutan adamdan başlayan sohbetimiz, bir garip Kurtuluş gecesi üzerinden devam etti. Twitter'da ünlü olmak tanımını tekrar yaptıktan sonra Müjdat Gezen'in sarhoş muhabbetine bile girdik. Arada Can Yücel'i Necip Fazıl ile kapıştırdığımız da gerçektir.

      Tüm sorunları halledilmiş ve artık tek parça halindeki son yayın için :



      Uykusuz Her Gece #1



      Nba sezonu salı gecesi açtı. İlk haftaların gazıyla aynı anda 3-4 maç izlemeyi Nba seven herkes yapmıştır. Ben de hazır 20'ye yakın maç izlemişken ilk hafta değerlendirmesi tadında bir şey yazayım dedim. Öyle takım değerlendirmesi gibi de değil, daha çok oyuncu bazında. Neyse başlıyorum, tutarsa ikincisini de çekeriz...

      • Lige şu ana kadar damga vuran olay tabii ki de Lakers'in bu sezon hâlâ galibiyet alamaması. Sezona da 0-3 ile başladık ve Nash'in de minimum 1 haftalık sakatlığı var... Neyse, sıradaki rakip Detroit en azından.
      • Lakers daha göz önünde olduğundan dikkat çekmiyor ama Boston da sezona felaket girdi. Washington son 2 dakikada saçmalamasa onlar da 0-3'tü. 
      • Sezonun ilk buzzerbeater'i Tony Parker'dan geldi
      • Iguodala'nın Denver formasıyla ilk maçı Philadelphia'daydı. Taraftar Igy döndüğü için çok da mutlu görünüyordu.
      • Roy, Wolves formasıyla Nba'e geri döndü. Eskisi gibi olması imkansız olsa da oyun aklıyla hâlâ çok büyük oyuncu. Başka sakatlık geçirmez inşallah.
      •  Ray Allen'in ayrılışından sonra Garnett "telefon numarasını sildim." demişti. Miami - Boston maçında da yanına gelen Allen'e tepkisi müthiş. 

      Haftanın ilk 5'i

      PG

      Her ne kadar Toronto ilk 2 maçında galibiyet alamasa da Lowry yeni takımıyla çıktığı ilk maçlarda gösterdiği performansla (24 - 7 - 8) burayı hak etti. Sene boyunca Derozan ile birlikte takımı taşıyacaklar gibi...

      SG

      Sakal Houston'a geçtikten sonra herkesin gözü oraya çevrilmişti. Tamamlayıcı parçadan esas adama geçişi nasıl yapacağı hakkında soru işaretleri vardı ama Harden Detroit maçında 37 - 12 - 4 gibi saçma sapan bir şey yaparak Presti'ye çaktı selamı. Ardından Atlanta'ya 45 sayı atarak sezonun en yüksek sayısına ulaştı şu ana kadar. Kaybettikleri Portland maçında yüzdesi ve istatistikleri düşse de (düşmüş hali 24 - 5 - 6) tartışmasız haftanın oyuncusu Harden.

      SF

      1 galibiyet ve 1 mağlubiyet alan Thunder da 23 sayı ortalama ile oynayan Durant burayı hak etmiyor aslında ama Durant 2 maçta toplam 31 ribaund çekti ve Nba'de 1 numara şu anda. 

      PF

      36 yaşındaki Duncan'ın ilk 3 maç istatistikleri 21 sayı - 10 ribaund. Ofiste sıradan bir hafta...

      C

      Salı gecesi Washington'a karşı 9 sayı - 23 ribaund - 9 asist yaparak en acayip triple double kaçırışlarında birini yaptı. Genç ve keyifli Cavs kadrosunda işin amele kısımlarını çok iyi yapıyor şu ana kadar. Ömer ile birlikte Ribaund krallığının en büyük adayı.

      Haftanın Çaylağı


      Portland'ın çaylağı Lillard sezona öyle bir girdi ki aman aman. Açılış maçında Lakers karşısında 23 - 11 yaparak galibiyeti getirdi. Yetmedi Thunder karşısında 21 - 7, Houston'a 20 - 9 - 6 gibi acayip istatistiklere ulaştı. Bakmadım ama Irving, Rose, Roy vs. bu kadar net girmemişti sezona. Çaylak duvarında büyük darbe almazsa inanılmaz bir adam geliyor.

      Haftanın Takımı

      Adeta bir şirince şarabı...