Euroleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Euroleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2013 Pazartesi

Her Şey Şimdi Başlıyor


Euroleague gruplarının noktalanmasıyla birlikte genel bir değerlendirme yapma vakti de geldi. Bu senenin kendi adıma en büyük gündemi olan basketbol takımı hakkında birkaç şey yazmazsam, ileride çocuklarımın yüzüne güvenle bakamamaktan korkuyorum.

Sezon başı gelişmeleri ve değişen ortam hakkında söylenecek her şey söylendi. Beni ilgilendiren kısmı gelişim tarafı ve gelinen nokta. Obradovic isminin olduğu yerde beklenti olmaması imkansız. Bunun yanında, yaşanmışlıklarla birlikte benim gibi bünyeler 'bekleyelim görelim' tavrına bürünmüştü. Haksız da değildik fakat Obradovic bize gereğinden fazla şey gösterdi. Bunu yazın devamında daha net şekilde açıklayacağım ama burada bulunsun.

Grup içerisindeki Barcelona ve Cska maçlarını sadece başkaldırabildiğimiz, pes etmediğimiz ve takım gibi parkeye basabildiğimiz birer mücadele olarak görüyordum. Bu şartlar içerisinde kazanılacak maçlar da tabii ki sürpriz olmayacaktı. Sonuç olarak ciddi bir bütçe var ortada. Bir de son senelerde olduğu gibi 'kağıt üzerinde' iyi bir kadro. Yine de kimlik kazanmak basketbolun en zor işidir. Obradovic ve oyuncuları kimlikleri cebindeymiş gibi başladılar sezona. Kiev maçında biraz geçmişe benzeyen ve 'acaba?' dedirten tablodan sonra her şey çok tadında gelişti.

Geçen seneden sonra, Barcelona maçında bir ara oluşan yirmi farklık açıklığın karşı tarafın sorumluluğunda olduğunu görmek her şeyi açıklıyor aslında. İlk günden beri Euroleague maçlarında net olarak gördüğümüz bir şey var. Parkeye ayak basan her adam o maçı istiyor. Kenardaki adam o maçı herhangi bir maçtan veya herhangi bir adamdan daha fazla istiyor. Fenerbahçe'nin geçen senelerden farklı olarak yaptığı tek şey belki de buydu. Karşımızdaki rakibe buradan çıkacak olan sonucun kendi isteğimiz doğrultusunda olacağını bastıra bastıra söyledik. Bunun yanında, geriye düştüğümüz ve beklediğimiz o sınavlara tabii tutulduğumuz maçlar da oldu. Bu dönem aslında Barcelona'nın geri dönüşü ve tutulup kalan oyuncuların bir şekilde maçı noktalayabilmesiyle başladı. Barcelona deplasmanında yediğimiz birkaç yumruktan sonra, tekrar maçın içine girebilmemizle gelişti. Cska için hayati bir maçı, sürekli maçın içerisinde kalarak ve sinir bozucu şekilde kazanarak iyice keyifli bir hal aldı. Cska'nın yaşadığı dönemsel sıkıntılar ya da oturmamış parçalara takılmamak lazım. Genel olarak yapabildiğimiz ve alışık olduğumuz şeyler değil bunlar.

Mental olarak aşılan bu eşikten sonra, çizilen, yapılmaya çalışılan teknik şeyler konusunda da bir şüphe kalmıyor zaten. Çünkü o konularda gidilen her yol kenardaki adama çıkıyor. Bundan daha büyük bir güven duygusu yok. Sadece tek bir örnekle bu konuyu geçmek istiyorum. Partizan yenilgisinde, fark ikiye kadar düşmüşken Bojan'a çizilen bir oyun var. Maçı edinme imkanım olmadığı için görüntülü analiz yoluna gidemiyorum ama çok net hatırlanacaktır. Tepede yapılan iki perde sonrası Emir solda boş kalıyor. Daha sonra dikkatlerden uzaklamış Bojan ters tarafa doğru devriliyor, gerekli perdeler yapılıyor ve maçı getirecek üçlük için fırsat elde ediyor. Bu tarz bir seti en son ne zaman gördük hatırlamıyorum. Aslında çok fazla takıma da nasip olmuyor.

Ben işleyen bu düzenin dişlilerine inmek istiyorum biraz da. Takımın böyle işeleyebilmesi için neler yapılmış ve kimler başrol oynamış biraz daha ayrıntılı bakmak gerekiyor.


'O sene bu sene'lerin Oğuz ile baş kahramanlarından birisi olan Emir Preldzic'ten başlamak gerekiyor diye düşünüyorum. 'O sene'yi en sonunda yakalayabildi. Topun tüm işleyişi O'na bakıyor. Sahada en çok kalan oyuncu ve kenarda olduğunda da net şekilde yokluğu hissediliyor. Ayaklarının çok hızlı olmadığını düşünürsek, asla çok iyi bir savunmacı olamayacak belki ama gayreti ve kol boyuyla birlikte savunmasını da -takımla birlikte- bir kademe yukarıya çıkarttığını söylemek yanlış olmaz. Ribaundlara yaptığı katkı da pozisyonuna göre çok çok değerli. Şut seçimleri çok daha mantıklı. Hala daha çok güvenilir bir el değil ama ritmindeki dalgalanmalar eskisi kadar can sıkıcı değil. Faul çizgisine hiç olmadığı kadar çok gidiyor ve yüzdesi de kabul edilebilir noktalarda.


Bunların ötesinde Emir'in sahada olduğu ve olmadığı istatistikler de burada. Çok uzun süreler sahada kaldığı için sağlıklı bir değerlendirme olmayabilir ama izleyen kişiler de az çok görüyordur. Emir bu sene topun dolaşmasındaki belki de tek anahtar. Olmadığı zaman yarı saha hücumlarımız kötü haller alabiliyor. Bu yüzden Emir bu sene çok çok kritik. Bu çizgide gitmek zorunda. Hatta belki de bir eklenti düşünülüyor olabilir. Sezonun geri kalanında aynı tempoda götürmesi iyice zorlaşacak.


Gelelim benim açımdan sezonun kahramanı olan Bo McCalebb'e. Sezon başında ''daha çok atış kullandığı bir düzenimiz olmalı'' dediğim için çok pişmanım. Gelinen noktada, Bo'nun rolü o kadar güzel çizilmiş ve Bo da rolünü o kadar iyi oynuyor ki Obradovic'e bir kez daha hayran kalmamak için hiçbir sebep göremiyorum. Bo'yu patlamaya hazır bekleyen ve gerektiği her an yüksek yüzdeyle sayı kazandıran bir savaşçıya dönüştürdü. Bo inanılmaz istiyor ve çok hırslı. Özellikle Emir, Bojan, Bjelica, Kleiza ile birlikte sahada bulunduğu zaman çok etkili bir hal alıyor. Onların yarattığı boşluklar ve şut tehditi ile Bo'nun oyun tarzının birleşmesini izlemek çok keyifli. Maç başına neredeyse iki top çalıyor ve ribaundlar konusundaki katkısı da inanılmaz. Bu sene bir şeyler başaracaksak en büyük kahramanlardan birisi Bo olacak. Hiçbir şüphem yok.


Geldiği sene nasıl bir skor potansiyeli olduğunu biliyorduk fakat Bojan Bogdanovic'in son Avrupa Şampiyonası ve devamında evrildiği model çok çok yüksek bir noktaya çıktı. Şu an Avrupa'nın en komple skorerlerinden birisi. Sırtı dönük oyununu getirdiği nokta ile birlikte tam olarak durdurulamaz bir skorer haline geldi. Hala daha tek eksiği toplu oyunu ve on saniye kadar elinde tutup saçmaladığı pozisyonlar olarak gösterilebilir. Bunun yanında mental olarak da belirli bir eşiği aşması gerekiyor. Büyük maçlarda büyük oynamaya başladı. Şimdi asıl sahne var. Orada da devamını getirmeli. Geleceği düşünmekten günü yaşayamayan adamlardan olmak istemem ama Bojan'ın olası gidişi çok büyük yaralar açabilir. O'nun ayarında ve O'nun silahlarına sahip bir skorer piyasada yok.


Gelelim işin en çok umut veren kısımlarından birisi olan Bjelica'ya. Çok çok uzun süredir basketbol izlemiyorum. Yaşım buna el vermez ama izlediğim dönem içerisindeki en yetenekli adamlardan birisi. Buna eminim. 'Hile' olarak tanımlanabilecek bir basketbol bilgisi, saha görüşü ve şut yeteneği var. Pozisyonu için ekstra olarak sayılabilecek bir sürü şeyi çok iyi yapıyor. Bjelica'yı özel kılan nokta burası. Şu an pozisyonu içerisinde dakika başına en çok sayı atan isim. Zoric ve Vidmar ile oynamaya başladığı 4-5 ikili oyunlarının artışı da sevindirici. Üçlük çizgisinin etrafından içeriye süzülüşleri skorer tadında. Bazen üçlük atması gereken yerlerde çok tereddüt ediyor. Bu kadar özgüveni yüksek bir adam için garip bir alışkanlık. Hele çizginin iki metre gerisinden attığı üçlükleri falan düşününce iyice garipsiyorum ama büyük bir problem değil. Üçlük isabeti ve yüzdesi ortada. Beklediğim şekilde ilerlerse, iki sene sonra Avrupa'nın en iyisi olabilir.


Beni en çok şaşırtan ve mutlu eden adamların başında gelen Kleiza'dan da biraz bahsetmek istiyorum. Yeteneğinden, yapabileceklerinden haberdardık fakat sakatlıklar ve Bjelica'nın alınmış olması bu transferi -kendi açımdan- çok ilginç kılmıştı. Kleiza'nın da topu isteyen ve dengesiz bir yapısı olduğunu biliyoruz. Burada işler pek öyle olmadı. Düzen içerisinde tanınan özgürlükleri 'bence' çok iyi anladı. Bir iki maç hariç haddini aştığını ya da takımı bozduğunu hatırlamıyorum. O zamanlar da eli sıcaktı ve O'nun seviyesindeki bir yıldızın deneyebileceği, belki de denemesi gerektiği pozisyonlardı. Yani aslında bozmak kelimesini kullanmak yanlış olabilir. Sezonun ortasında şut ritmi düştü. Bunun sebebini de yeni yeni öğrenmeye başlıyoruz. Tahmin edildiği gibi Kleiza vücudunu toparlamak için çalışmalar yapmış. Sene başında bel kısmından sarkan parçalar pek hoş gözükmüyordu. Eskisi gibi ince bir adam olmadığı aşikar ama bu yönde bir çalışma yapılması da normal. Zaten gerektiği her maçta, gereken skoru verdi. Sene başında, arkadaş sohbetlerinde konuştuğumuz 'Bu takımın lideri kim olur?' sorusunun cevabını daha çok Kleiza'da buluyorduk. O da kritik maçlarda pek aksini yapmadı. Şimdi daha fazla söyleyecek sözü olduğuna eminim.

--



Bunların yanında, Fenerbahçe'nin genel grafiği de bunu yansıtıyor. Ofansif olarak çok iyi bir noktadayız. Yine de yarı saha hücumunda ve yukarıda bahsettiğim Emir Preldzic'in olmadığı dakikalar konusunda aşmamız gereken çok önemli bir eşik var. Final Four macerası için Bo-Emir-Bojan üçlüsünün yanına bir tane daha güvenilir bir isim eklemek zorundayız. Kenan tam da tahmin ettiğimiz gibi gözümüzün önünde bağıra bağıra gelişiyor ama henüz o isim değil. Ömer'in son günlerde yaptığı şeyler sevindirici ama topa yön verme konusunda en son başvurulacak isim olabilir. Topun dolaşımını sağlayacak, takımını rahatlatacak bir isim lazım. Sene başı sorulsaydı saf bir iki numara isteyebilirdim ama gelinen noktada ihtiyacımız olan şey bu değil. Zoric'in de sezona beklenen noktada girmediğini söylemek gerek. Avrupa Şampiyonası ve Hırvat takımının saçma sistemi O'nu bayağı geri atmış. Fizik olarak da çok iyi değildi. Son bir aydır toparlanmaya başladığı hissediliyor. Bunu düzenli şekilde yapması da sevindirici. Hücum konusundaki silahlarını bir şekilde kullanacaktır. Bunun yanında Zoric'in zekasına ve perde bilgisine çok ihtiyacımız var. Yani diri kalmasına.

Hiçbir şey duymadım, hiçbir şey de araştırmadım ama bir takviye gelebileceğini düşünüyorum. Tam olarak bahsettiğim sebeplerden ötürü. Ya da takım içinde bir çözüm bulunacaktır. Bunun için benim aklım daha fazla çalışmıyor ama Obradovic ne yapar, ne düşünür bilemem. İlla ki en iyisini düşünecektir.

Sonuç olarak; gelinen nokta benim hayal gücümün ötesinde oldu. Bundan sonra asıl savaş alanı var. Oralara çok yabancıyız ve son tecrübemiz de pek hoş değildi. Şimdi nasıl kalktığımızı ve aslında daha fazlasına da sahip olduğumuzu gösterme vakti olabilir. Bu kadar büyük bir bütçeyle başladığımız ve başarı için gerekli olan bütün parçaların elimizde bulunduğu bu seneyi, klasik ufak eksikler yüzünden, gerektiği noktada bitirememekten korkuyorum. Ya da hala daha çok tedbirli yaklaşıyorum. Bilmiyorum. Ne olursa olsun, her şey şimdi başlıyor. Yolumuz açık olsun.

19 Ekim 2013 Cumartesi

Fenerbahçe - Budivelnik Kiev


Değerlendirmeye başlarken, sezonun başından biraz bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Avrupa Şampiyonası şüphesiz ki yaz planlarını aksatan bir organizasyon. Bir çok takım için sıkıntı olmakla birlikte Fenerbahçe için çok büyük bir dertti. Bunu oluşturan çok fazla etken var. Senelerdir yüksek beklenti sahibi bir takım, senelerdir oluşan hayal kırıklığı ve sürekli değişmekte olan bir 'sistemcik' vardı. ''Ne zaman F4 desek, Orhun Ene maskesiyle bekler hayat'' noktasından Obradovic'e gelinen yol şüphesiz ki hala daha hayret uyandırıyor ama fazla bulandırmamak lazım. Yeni bir sistem oluşacak ve bu sefer gerçekçi olacak. Sistem oluşacak takım çalkantıların ve yeniden yapılanmaların en sert olacağı senenin yazını böyle geçirince, dert diye adlandırılabilir diye düşünüyorum. Bunun üzerine, esaslı değişim diye adlandırdığımız şeyin başlangıcı gençlerle oldu. Bu gençlerin içine Kenan Sipahi isminin getirilmesi de umut tohumlarını -kendi adıma- arttırdı. ''Ben Fenerbahçe'nin geleceğini kuracağım.'' diyen bir Obradovic'iniz var ise tohumlar tahmin ettiğinizden de büyük oluyor zaten.

Sonuç olarak, birlikte iki kez antreman yapmış takımın Galatasaray ile ilk resmi maçını oynadıktan sonra Euroleague macerasına merhaba demek biraz tedirginlik vericiydi. Maçın özelinde konuşarak, biraz daha geniş açıdan bakmaya çalışalım.

Bu sene, geçen seneden daha büyük sancılar yaşayacağımızı düşünüyorum. Yazının başında da dediğim gibi, 'esaslı' bir sistem değişikliği bu. Kağıt üzerinde değişen tek şey pota altı rotasyonu ve Melih, Kenan eklentisi gibi gözükse de işin rengi tamamen farklı. Penetre üzerinden sayı bulmaya çabalayan, bireysel güçlülüklerle ayakta kalmaya çalışan, savunma noktasında tek top vuruşta geçilen bir takımdı Fenerbahçe. Gerekirse, Bojan'ın on saniyeye yakın top kullanmaya çalışıp, beceremedikten sonra kaldırıp şut attığı ve bazı zamanlar bu şekilde maçın içinde kalan bir takım. Gerek bu maç, gerek geçen maçlarda bunu net bir şekilde gördük ki top gerektiği gibi dolaşıyor. Savunma çoğunlukla değişmeler üzerine kurulu. Bu yüzden de sene başında 'görece' ayağı hızlı adamlar alındı. Her ne kadar bu maçta çok büyük gedikler verse de yıllardır kanayan yaramız olan ikili oyun savunmasını çözebilecek bir pota altı hattı kuruldu.

Böyle düşünüldüğünde, ilk maçın Kiev deplasmanı olması iyi bir ayrıntıydı. O toprakların takımlarından her zaman çekinmişimdir. Grubun diğer takımlarına nazaran daha kaliteli bir bütçe, az çok belli bir sistem, belirli bir sertlik beklentisi ve kağıt üzerinde bizden daha düşük bir takım. İlk maç için gerekli bütün şartlar hazırdı. Ben yine de karakterimizi biraz daha erken göstereceğimizi düşünmüştüm.

Takımın -tabiri caizse- çok darbeli, ele kola vurmalı bir savunma yapacağını düşünmüyorum. Değişmeli, bol top kaybına zorlayan, sahayı iyi parselleyen bir takım bekliyorum. Bu maçın ilk üç periyotluk kısmı öyle olmadı. Oturtmaya çalıştığımız savunma zorlu ve önümüzde çok gidilecek yol var. Bunu kabul ediyorum ama maçın içerisindeki görüntüde, Kiev'in soktuğu garip şutların da katkısı var. Direnç gösterdiğimiz her an Kiev tarafından el üstü ya da bir iki adım geri atılarak sokulmuş bir şut geldi. Sinir bozucu bir durum olarak adlandırılabilir. Kendi adıma konuşmak gerekirse, üçüncü periyotta maçın gittiğini de düşündüm. İnsan beyni biraz kalıp bir yapı. Geçen sene gördüğümüz her nokta beni buraya yönlendirmiş olacak. Böyle darbelere karşı direnç gösterebilecek bir yapımız olmadığına şartlanmışım. İşin en olumlu tarafı da tam olarak burada başlıyor.

Fenerbahçe anahtarı çevirip, boşa atmadı. Rakip Kiev bile olsa, ufak kırılma noktalarının hepsinde ayakta kaldık. Her mola dönüşü bir tepki verdik. Benim şair ruhumun okşandığı dakikalarda Twitter'a yazdığım ''Hiçbir mola bu kadar etkili olamazdı. Keşke yalnız bunun için sevseydim seni'' temalı cümlemi söylettirecek molaya ise söylenecek fazla bir şey yok. Yine Twitter'dan okuduğum kadarıyla -net olarak duyamadım- Obradovic o molada, ''Nasıl yapacaksınız bilmiyorum ama daha fazla sayı yemenizi istemiyorum'' tadında bir şeyler söylemiş. Mor bir surat ve o ses tonunu düşününce bayağı sert bir cümle. Sonrası da malumunuz.

Çok çok büyük bir güç, çok büyük bir etki. Melih'in, Kenan'ın, Ömer'in, Ayberk'in, Metecan'ın üzerine bu kadar düşmesi harika. Basketbol zekası konusunda pek güven sahibi olmadığım Melih'in top sürüşünü kesip attığı şutlar, köşelerde boş kalması üzerine kurulu oyunlar sevinç kaynağı. Kenan'ın ilk Euroleague maçına ilk beş başlayabilmesi inanılmaz bir şey. Geçen sene benim adıma Euroleague'in en etkili pivotlarından biri olan ve yazı berbat geçirmiş Zoric'in gözle görülür iyileşmeleri sevindirici. Koçun Vidmar üzerindeki karar değişiminin nedeni ortada. Bo inanılmaz bir istekle oynuyor. Biraz daha fazla şut kullandığını görmek istiyorum ama son periyot koyduğu yürek sevindiriciydi. Emir tekrar, ''o sene, bu sene'' tadında başladı. Bu konuya ayrıca bir yazı yazabilirim. Bunların yanına bir sürü şey daha sıralayabilirim. Konu basketbol olunca, fazla kişiselliğe bulaşmayı sevmiyorum.

Genel olarak durum budur. Euroleague ve değişen formatından nefret etsem bile, bu sene için işimize yaradığını söyleyebilirim. Gruptan çıkmanın yeterli olacağı bu düzende, ilk ayların takım olabilmek için harika bir fırsat olduğu ortada. Bizim hazırlık dönemimiz daha yeni başlıyor. Gidilecek çok uzun bir yol var ve başımızda Zeljko Obradovic var.

Bu arada, ''Zeljko'' o topraklarda ''Muradına ermek'' anlamına geliyormuş. Güzel bir mucize.

16 Ocak 2013 Çarşamba

Fenerbahçe'nin Pianigiani'si Olmak


Yaz ayları kafamdan çıkmıyor. Pianigiani ismi ilk kez ortaya atıldığında bilen, bilmeyen herkesin yaşadığı umut patlamasını, kurulan hayalleri anımsıyorum. Türkiye'de taraftarsanız eğer ve benim gibi manyak değilseniz, genel olarak çoğunluğun dediği doğrudur. Pianigiani konusunda şimdi durum neyse, o zaman da aynı şekilde değerlendirmek lazım. Siena'yı biraz olsun takip eden ve kalemine güvenilecek herkes Pianigiani'nin neler getireceğinden, nasıl doğru işler yaptığımızdan bahsediyordu. Sadece kendi ismiyle, daha oyuncular alınmadan bile güzel yapılan bir işti Pianigiani.

Oyuncular sonrası biz sadece kağıda bakmak istedik gibi gözükebilir ama öyle değildi. Benim ilk yazıda belirttiğim eksi kısımlarının çoğunu bu bahsettiğimiz adamlar da yazdı. Bunlar mantık çerçevesinde olan ve sorgulanabilecek şeylerdi. Ayrıca, her takımın eksikleri olur. İyi yaptığı şeyleri de olur ve sen bunların daha iyi yapılmasını beklersin. Dünya üzerinde tanımlı her savunma setinin açıkları vardır, her hücum setinin savunması olduğu gibi. Hatalar ve eksikler olmasaydı berbat bir oyun olurdu basketbol. Bunları yazarken ''sürekli bunlar olacak, hazırlıklı olun'' diye yazmadık tabii ki. Sadece gözüken tehlikelerdi ve aşılmasını umuyorduk. Gelinen noktaya baktığımdaysa ''Keşke bunlarla kalsaymış'' demekten başka bir şey diyemiyorum. Göremediğimiz çok daha fazla şey varmış. 

Yazıları takip edenler hatırlayacaktır, her defasında takımın biraz iyiye gider gibi olduğunu ama bir türlü istediğimiz o malum oturma sürecini yaşayamadığımızı konuşmuştuk. Ligde hala daha kabul edilebilir ve doğal olan bir görüntü içerisinde olsak da Euroleague can sıkıcı bir noktaya geldi. İyiye gitmek bir kenarda dursun, dibe çöktük dersek yanlış yapmış olmayız. Artık Oğuz böyle savunma yapmıyor, Emir şöyle sorumluluk alamadı gibi şeyler söylemekten ben yoruldum. Eminim okuyanlar da bıkmıştır. İşin biraz Pianigiani kısmına inmek istiyorum. 

Gelinen nokta koçun karakteristik özelliklerine ters değil ama bazı soru işaretleri var. İnatçı bir adam olduğunu biliyoruz. Bu her zaman kötü bir şey değildir. Adam olmaz denilen çoğu oyuncuyu güzel birer rol oyuncusu, bazılarını ise iyi oyuncuya çevirdiğini biliyoruz. Böyle bakılınca, kararlı ya da inat yapısı güzel gözükebilir. Bizde yaptığı şey ise kötünün üzerine gitmekten başka bir şeymiş gibi gözükmüyor. Her zaman söylediğim gibi, dört kısa ve iki guardlı sistemleri çok zararlı bulmuyorum. Yeterli sürelerde ve gerekli zamanlarda yapıldığında, yeteri kadar avantaj sağladığı da gerçek. Hatta aylardır Bo ve Barış'ın birlikte denenmesi fikrini orada burada yazıyorum. Bu konularda koçun arkasında durmam mümkün fakat Emir'i bu kadar da dört numaranın ana çözümü haline getirmek doğru değil. Andersen'in önderlik yaptığı bir dört kısayı koç nasıl düşünüyor anlamak mümkün değil. Bence aynı şey Batiste ile oluşan dört kısada da mevcut ama Andersen versiyonu dururken ona laf edemiyorum. Oğuz bu kadar gözden düşmeseydi o da denenecekti. İnsan dönüp dolaşıp ''Neden?'' diye sormak istiyor. Koçun yerine kendimi koyup düşünüyorum ama mantıklı bir açıklama bulamıyorum. Emir'in hücumda avantajları olduğu kesin. Savunmada yarattığı deavantajları kapatacak kadar büyük bir avantaj göremediğimiz de kesin. Emir bunu üç numara oynadığında da yapar. Zaten üstün olduğumuz bir bölgeyi, başka bir yere çekip iki kısmı birden kaybetmenin mantığını anlayamıyorum. Bu konuda yapılan ısrarı anlamıyorum. Barış'ın bugüne kadar aldığı süreleri anlayamadığım gibi.

Takımda yanlış giden başka şeyler de var. Ömer Onan kötü bir sezon geçiriyor. Hem fiziksel hem de kafa yapısı olarak bize yansıyan bu durum çok can sıkıcı. Ömer'in yüzünde daimi bir mutsuzluk ve huzursuzluk var. Herkesin gördüğünü de kimseden saklayacak halimiz yok, Barcelona maçında koç ile bariz şekilde tartıştı. Oyunda kaldığı sürelerin ve kısımların da yanlış olduğu gerçek. Ben burada özellikle Ertuğrul Erdoğan'a ve Ömer'e bazı şeyler sormak istiyorum. Koç ile oturulup hiç mi konuşulmuyor? Bu adam buralara yabancı, eyvallah. Ömer'in takım için ne ifade ettiğini hala anlayamamış olabilir. Ömer, bu takımın ne kadar kötü halde olduğunu ve bir önderin gerektiğini de anlayamamış olabilir. Bu seçeneği Kaya'ya, İlkan'a ve hatta Oğuz'a uyarlamak bile mümkün. Eğer bunlar konuşuluyorsa, koç neden bazı şeylerde ısrar ediyor? Takımda iki ucu çok karışık noktalara çıkan bir sıkıntı var ve asıl can sıkıcı nokta da burası.

İşin parkedeki kısmını konuşmadan önce bunları konuşmak lazım. Pianigiani inat bir adam ama gerizekalı değil. Bu yaptığı şeyler sistem oturtmak adı altında açıklanabilecek noktayı da geçiyor gibi. Takım hala daha Olin, Aliağa maçları dışında önde baskı yapamıyor. Yine aynı filtreler olmadığı sürece asist sayılarımız berbat. Topun dolaştığı hız ve indiği noktalar hala daha berbat. Peki neden bu yanlışlardaki isyan? Koçu daha önceden izlememiş olsam ve bu kadar yakından takip etmemiş olsam koça tüm gücümle yüklenmeyi isterdim ama yapamıyorum.

Her ne sorun varsa; Tanjevic, Spahija ve şimdi de Pianigiani diyerek devam ediyor. Bu takımın yapması gereken şey oyuncu ve koç değiştirmekten ziyade kimlik değiştirmek olmalı. Fenerbahçe'nin tekrar koç değiştirecek esneklikte bir yapıya sahip olmasını istemiyorum. Evet yanlışlar var. Evet yanlışlar ısrarla sürüyor. Kadro yapılanmasının da yanlış olduğunu açık açık görüyoruz. Bunun çözümünü de Pianigiani'ye bırakmak en doğru yol olarak gözüküyor. Fenerbahçe'nin son yıllarda oluşturmaya çalıştığı ve sadece bir kısmı doğru olan profesyonel yapıdan ötürü koçun kovulacağını sanmıyorum. Kendisi de gitmez. Buraya bir seneliğine gelip, ilk engelde kaçacak bir kafa yapısına sahip değil. Düzeltilmesi gereken çok şey var. Elimizde ise, ''Sistem oluşturmak istiyoruz ve senin kendi ellerinle oluşturduğun o sisteme hayranız. Bize de aynısını yap'' diyerek malzemelerini bile aldığımız bir adam var.

Sizin için çok zor olacağını bilsem de, bu adama kendi yöntemlerinizle sabretmek en doğrusu olacaktır. Bir koçun daha kariyerinin burada dibe vurduğunu görmek istemiyorum artık.

5 Aralık 2012 Çarşamba

Koçum Benim #4



Buğra'nın teknik problemlerinden ötürü sadece Fenerbahçe ve Galatasaray konuştuk. Bu sefer bolca Lakers ekledik.

29 Kasım 2012 Perşembe

Koçum Benim #3


Mixcloud oluşumunun iyice kabak tadı vermeye başladığı bugünlerde kayıt en son halini alana kadar çok saatler yedim -laf böyle sokulur-. Artık her hafta açıkalama yapma gereği duymuyorum çünkü gündemimiz aynı. Euroleague, Eurocup ve Lakers ekseninde NBA konuştuk. Buğra yine vuruldu.



8 Kasım 2012 Perşembe

Gencoları Cast | Koçum Benim #2



Hanilerle dolu birinci programımızın üzerinden bir hafta geçti ve dün biz yeni bir kayıt daha yaptık. Podcast işi bizi çok fena içine aldı, sizi de almış olacak ki güzel tepkiler alıyoruz. İçimizden geldiği ve öğretim hayatımız el verdiği sürece devam edeceğimizi de bildirerek bu haftaki yayına geliyorum.

Bu kısımları her hafta yazmaya gerek yok diye düşünüyorum. Euroleague konuştuk üzerine bir de NBA ekledik. Lakers'a hafif bile konuşmuşuz. Mike Brown paşa çok yaşa :






1 Kasım 2012 Perşembe

Gencoları Cast | Koçum Benim #1


Blogu açtığımızdan beri basketbol üzerine konuşacağımızı söyleyip, bir türlü başaramamıştık. Doğuş'un internet sorunlarını halletmesiyle toparlandık ve kayıtları tamamladık. Kayıtlar diyorum çünkü Mixcloud'un 40.dakikadan sonra kesilme problemi büyük sıkıntılar yaratıyordu. Mecburen iki parçaya bölmek zorunda kaldık.

Koçum Benim'in ilk yayınında daha çok Euroleague ve biraz da -henüz Avrupa mesaisi başlayamadı :çirkinlikbizimişimiz:- Galatasaray konuştuk. Pek keyifli, yeterince de doyurucu oldu. Doyup doymamakta özgür olmakla birlikte ilk yayın çırpınışları içerisinde bazı kelimeleri bolca kullandığımızı da göreceksiniz ki diğer haftalara bunlar kalmayacaktır. Erkek Dedikodusu'nda ahkam kesmeye benzemiyor, halka bilgi veriyoruz.

Logo konsepte uygun düzenlenecek, bu resim üzerinden yapılacak. Şimdilik bu dursun. Blogun yan tarafına castlere kolay ulaşmanız için linkler koyacağız, o da bizden hediye.


30 Ekim 2012 Salı

Zamansız Beklentiler Hayal Kırıklığı Yaratır


Fenerbahçe sezona yeni bir takım için olabilecek en tehlikeli şekilde girdi. Her şeyiyle hayal kırıklığı içerisinde geçmiş bir sezonun üzerine tamamen yeni bir yapılanma ve yeni transferlerle girilmiş yeni bir başlangıç. Son Fenerbahçe değerlendirmesinde de değindiğim ve benim için en önemli sorunların başında gelen taraftarın büyük beklentiler içerisinde bulunması da tam olarak burada devreye giriyor. 

Koçun İtalya'dan dönmesi, bazı oyuncuların takıma geç katılması gibi etkenlerle birlikte bütün halinde form tutmak uzun bir süre alacaktı, bu beklenen bir şeydi ama genel olarak Real maçına kadar takımın belirli bir noktaya gelmesi ve ilk ciddi Euroleague sınavında takımın direnç göstermesi umuluyordu. Bu süreci biraz daha açarak beklenen ve elde edilen şeyleri değerlendirmek gerekiyor.

Takım sezona özellikle işin savunma kısmında çok kötü bir başlangıç yaptı. Khimki maçında çocuklarıma kadar aktaracağımdan korktuğum 'Fenerbahçe uzunları ve ikili oyun savunması' adlı eserim geçen sene bıraktığımız yerden devam ediyordu. Ayrıca takımın ribaund konusundaki sıkıntıları ve kadronun en büyük kozu olmasını beklediğim öldürücü baskı olayının bir türlü oturamaması da dikkat çekiciydi. Sezonun ilk ciddi maçı, kondisyonun bulunduğu seviye gibi nedenler pek tabii sıralanabilir. Sonuç olarak hücumda elde edilen akıcılıkla maç kazanıldı. Sonrasında TED ve Union mücadelerinin de içinde bulunduğu ve Real Madrid maçına kadar geçen kısım biraz olsun homurdanmalara yol açtı. Taraftarın hepsinin istenen profilde olduğu bir oluşum elde edilmesi en azından Türkiye'de imkansız olsa da bahsettiğim beklenti kısmı tepkilerin şiddetini sezon başı olmasına rağmen yukarılara çekti. En azından, sosyal medyada gördüğüm tepkiler beni rahatsız etti. Hiçbir zaman acele tepkileri ve oluşturulan baskıyı sevemedim.



Eleştirilerin hepsi mi yanlış? Pek tabii hayır. Hatta neredeyse hepsi doğru. Pianigiani'nin yaptığı ''Yediğimiz sayı kısmına fazla takılmamak lazım. Biz temel olarak hücumda akıcılığı ve top dağılımını iyi yapmak istiyoruz. Ana felsefemiz ve benim şu an için memnun olmadığım şey tam olarak bu'' tarzı açıklamasından başlamak gerekiyor. Evet Pianigiani hiçbir zaman top yoluna baskı yapan, öldürücü derece savunma felsefesi olan bir koç olmadı ama adam baskısı ve top kapmalar sonucunda Siena'ya oturttuğu sistemi de biliyoruz. Fenerbahçe bunu hiç yapamadı. Ribaund konusunda büyük sıkıntılar yaşandı ve uzunların yardım için yay civarına çıktıktan sonra geriye dönüşlerinde hala daha büyük sorunlar var. 

Bunların yanında Pianigiani'nin de takıma tam olarak alıştığı söylenemez. Uzun ikilisi konusunda bazı yanlış tercihler oldu. Batiste ilk maçlar sonunda gereksiz bir şekilde dışarıda bulundu. Khimki maçında attığı üç üçlük kulağa hoş gelse de sonrasında bu tarzın devam etmesi can sıkıcıydı. Batiste potanın yakınında bitiriciliği üst düzey olan bir adam ve ikili oyunu bitirme yüzdesi çok yüksektir. Benim gördüğüm Batiste'in sırtı dönük olarak topu alıp, post hareketleriyle sayı yaptığı ilk maç Real maçıydı. Batiste üzerinden ikili oyun hiç oynanmadı. Tam da burada Emir ve Batiste'in çok az birlikte sahada olabildiğini de söylemek gerek. Ben Oğuz ve Batiste ikilisinin beş numarada düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. İlkan, Kaya ve pek içime sinmese de Andersen dört numarada daha iyi olacaktır. Batiste bu kadar dışarıda gezdikçe aklıma Sow'un, sol kanatta kariyerine yeni boyutlar kazandırmaya zorlanması geliyor aklıma. Çok üzülüyorum.



Koçun tercihleri ve takım kimyasının ötesinde İlkan'ın ilk haftalarda bahsettiğimiz o malum duvara takıldığı bir gerçek. Barış yavaş yavaş kendine gelse de İlkan'ın böyle olması çok büyük bir dert. Andersen transferi benim açımdan tamamıyla İlkan'ın vereceği katkıya bağlı. Takımın atletik uzun ve getireceği pozitif etkiler kısmında çektiği sıkıntı aşikar. Burada Andersen yerine başka bir isim tercih edilebilirdi diye düşünürken İlkan şapkadan çıkmıştı. O yüzden Andersen konusunda da umutlarım artmıştı ama formsuz uzunların yanında, milli takımda gösterdiği güzel performansla gelen İlkan'ın sezona böyle başlaması planları bozdu. Sato'nun yaşadığı  hiç beklenmeyen sorunlar, Bremer'in gereksiz şekilde rotasyonda Barış'ın önüne geçmesi ve Kaya'nın -tüm taraftar tepkilerine rağmen- gereğinden az kullanılması sayılabilecek diğer sorunlar.

Koç ilk kez böyle bir sistem içerisinde bulunuyor. Takıma hükmedebilmesi için biraz daha zaman lazım. Kondisyon ve takım birlikteliğinin üst seviyelere çıkmasıyla birlikte savunma gayreti de iyi bir noktaya gelecektir. Uzunların yapısı sonucunda pota altı sertliğinin çok üst seviyelere çıkamayacağını düşünsem de bu derece kötü olacağını da sanmıyorum. 

Sonuç olarak son lig maçında da sezon başından beri beklenen savunma gayreti ve özellikle ikinci yarıda gelen akıcı hücumu ilk kez görebildik. İlkan da çok iyi bir peformans ortaya koydu. İlk iyi maçta her şey bitti, şimdi yürüyoruz moduna girmek kötü olacaktır ama sinyalleri almak güzel. Hala daha hedefin ilk sekiz, başarının ise ilk dört takım arasına girmek olacağını düşünüyorum. Oralarda bulunmaya başlamak, tanınmak ve belirli bir oyun yapısı oluşturmak ana hedefler olmalı. Bir de beklentiyi bu kadar yukarılara çekmemek. Zamansız beklentiler hayal kırıklığı yaratır.

14 Ekim 2012 Pazar

Beşiktaş Euroleague'e Güzel Başladı




Cuma akşamı Beşiktaş tarihinde ilk Euroleague mücadelesine çıktı.Rakip eski gücünde olmasa da yine de belli bir ekolün temsilcisi olan Partizan'dı.Ancak Beşiktaş güzel bir oyunla rakibini 81-65 gibi net bir skorla mağlup ederek Euroleague'e güzel bir başlangıç yaptı.

Maçı genel olarak değerlendirecek olursak Beşiktaş sert ve iyi savunma yaptı.Topa baskıyı çok iyi yaptı ve rakibin ters eşleşmeleri kullanmasını genel olarak engelledi.Hücumda da kısalardan büyük katkı geldi.Jerrells ve Christopher sayılarıyla,Tutku da paslarıyla hücumu yönlendirdi.Beşiktaş genç rakibini bozup oyunun kontrolünü eline geçirdi ve böylece istediği galibiyete uzandı.İlk maçlar her zaman zordur,Beşiktaş için ek olarak tarihi bir maç olduğundan maç öncesinde baskıyla nasıl baş edileceği önemli bir soru işaretiydi.Ancak siyah beyazlı ekip bu konuda gayet başarılıydı.Erman Kunter'in payı tabi ki çok fazla bunda.Oyuncuların maça gayet iyi hazırlandığı belliydi.Türkiye Kupası maçlarından çok daha konsantre bir Beşiktaş izledik bu maçta.

Beşiktaş zor bir grupta yer alıyor.Siyah beyazlı ekibin gruptan çıkmak için evinde maksimum 1 maç kaybetmesi lazım diyebiliriz.Bu yüzden İstanbul'da oynanacak her maç gerçekten çok önemli.Cska ve Barcelona'nın gruptan büyük bir aksilik olmadığı takdirde çıkacağını varsayabiliriz.Bu anlamda gruptan çıkma konusunda büyük rakiplerinden biri olan Partizan'ı böyle farklı bir skorla geçmesi de ilerisi için Beşiktaş'a hem moral olarak hem puan olarak hem de sayı olarak önemli bir avantaj sağlayacak.



Beşiktaş uzunlarına değinecek olursak pivot bölgesinde oynayan Falker ve Vidmar bana göre gayet iyi maç çıkardı.Özellikle savunma konusunda çok başarılıydılar zaten yaptıkları 5 blok da bunun göstergesi.Bazı pozisyonlarda bence ucuz düdükler çalındı aleyhlerine ama yine de ikisi de mücadele konusunda ellerinden geleni yaptılar.Hücum konusunda ise 4.çeyreğin hemen başında Vidmar'dan oynamak çok doğru bir karardı.Zaten o da 3 faul yaptırdı hemen çeyrek başında ve böylece Partizan savunmasının direncini kırdı.Ancak yine en önemli sıkıntısı olan topu gereksiz yere indirmeyi bu maç da devam etti.Falker da mücadeleci oyunuyla dikkat çekti Beşiktaş formasıyla ilk maçında.Taraftarın seveceği cinsten bir oyun stili var Falker'ın.Sezon ilerledikçe daha fazla katkı vereceğini düşünüyorum.



Beşiktaş bana göre son zamanlardaki en büyük sıkıntısını belki de en beklemediğim yerden yaşıyor,4 numara pozisyonundan.Dasic,Cevher,Markota ve Barış gibi oyuncular var bu bölgede ancak beklenen katkı gelmiyor diyebiliriz.Bu maçta da Dasic bir türlü oyuna giremedi.Markota savunma kısmında yine gerekeni yaptı ancak hücumda yetersizdi.Barış Hersek girdiği dönemde 2 üçlük attı ancak onun da sürekliliği yok.Bana göre çok iyi bir maç geçiren Cevher de ne yazık ki sakatlandı.Çok şükür önemli bir şeyi yokmuş Cevher'in.Kısa bir beş deniyor Beşiktaş.Bu sistem içerisinde bu oyuncuların yeri çok önemli.Sistem oturdukça özellikle Dasic'in katkısının artmasını bekliyorum ancak 4 numara pozisyonu şu an zayıf karnı olarak dikkat çekiyor Beşiktaş'ın.


Beşiktaş'ın sezon başından beri belki de en büyük soru işareti Jerrells'da ise olumlu yönde büyük bir değişim var.Türkiye Kupası maçlarında dikkatimi çekmişti maçlar içerisindeki Jerrells-Erman Kunter diyaloğu.Maç içerisinde sürekli Erman Kunter ile konuşuyor Jerrells.Belli ki Erman Kunter bu konuda ipleri eline almaya karar vermiş.Maç içerisinde konsantrasyonunu kaybetmesi Jerrells'ın en büyük sorunuydu.Bunu büyük ölçüde çözmüş görünüyor.Bu maçta da gayet olumlu oynadı.Sene içerisinde kontrol altında kalmaya devam etmesi Beşiktaş için çok önemli.

Bir paragraf da maçın yıldızı Patrick Christopher'a açmak istiyorum.Ne kadar doğru bir transfer olduğunu her maç kanıtlıyor Patrick.Bu maçta da yine hem hücumda hem savunmada takımı sırtladı.Özellikle 2.yarı art arda attığı üçlüklerle Partizanın gardını tamamen indirdi.Savunmada da hem kendi adamına hem de pas kanallarına müthiş bir baskı yapıyor.Mücadele konusunda da elinden gelenin fazlasını yapıyor.Beşiktaş taraftarını ateşleyen isimlerin başında geliyor.Jerrells'la birlikte yaptıkları alley-oop da bu müthiş performansını süsleyen bir hareket oldu.


Son olarak Beşiktaş seyircisine değinmek istiyorum.Cuma günkü maça 6100 biletli taraftar gelmiş.Gelen herkesi tebrik ediyorum gerçekten salonda inanılmaz bir atmosfer oluştu.Basketbol anlamında Beşiktaş adına gördüğüm en güzel atmosferlerden biriydi.Taraftar takımı ateşledi takım da taraftarı.Ancak bu takım daha fazla seyirciyi hak ediyor.4 kupa kazanmış,tarihinde ilk Euroleague maçını oynayan ve mali açıdan desteğe her zamankinden daha fazla ihtiyacı olan Beşiktaş'ın dopdolu bir salon hak ettiğini söylersem yanılmış olmam.

Sonuç olarak Beşiktaş Euroleague'e gayet güzel bir başlangıç yaptı.Eski gücünde olmasa da sonuçta oynanan rakip Partizan'dı ve küçümsenmeyecek bir galibiyet aldı siyah beyazlı ekip.Oyun olarak da çok konsantre gözüktü ve ilerisi için olumlu sinyaller verdi.İlerleyen haftalarda oturan sistemle performansın artacağını düşünüyorum.