
-Si si si si Sinan Erdem sina Sinan Erdem si...
-Turnuvanın formatı falan haftalar öncesinden belli olmuştu. Ben de çeyrek final, yarı final ve finali kovalamama rağmen bilet bulamayınca, eleme turuna mahkum kaldım. 5 Eylül Pazar ve 6 Eylül Pazartesi'ne 2 bilet aldım. Daha doğrusu aldık arkadaşla. Zone 5 tabii. Maddi sıkıntı bitmiyor bizde, neyse o konulara girmeyelim. Eleme turu 4 gün, benim param 2 güne yetiyor. Hangi gün hangi takımın maç yapacağı belli değil biz bilet alırken. Ama gruplardan kaçıncı geleceklerin oynayacakları günler belli. Mesela B grubu 1.si, kısaca B1 diyelim, pazartesi günü oynuyor, gibi. En başta amacım, Türkiye'yi ve ABD'yi canlı izlemekti. ABD, kesin B1 olur zaten dedim. Biz de ya C1 oluruz, ya da C2 diyerek, pazar ve pazartesiye bilet aldım. Sonuç olarak asıl hedefime ulaştım, Türkiye ve ABD'yi izledim, Sloven taraftarlar, Yeni Zelanda ve Haka dansı bonus oldu.
-Aslında Yeni Zelanda'nın, Fransa'yı 12 sayı farkla yenmesine bayağı bir üzülmüştüm. Fransa'dan korkmak değil de, İspanya'yı izleyememek. O maçı Fransa kazansaydı ya da 12'den az bir farkla yenilseydi, Fransa yerine İspanya'yı izleyecektik. Üzüldüğüm bir başka konu ise, izlediğim 4 maçın, 4'ünün de erken kopması. Rusya-Yeni Zelanda ve bizim maç, 2. yarı başında koptu ama nitekim 4 maçta da +18 -ironi var- fark oldu. Benim canlı izleyemediğim, yani cumartesi ve salı günü oynanan maçların 4'ünün de kafa kafaya geçmesi ise üzüntü katsayımı 2'ye katlıyor.
-Neyse, Kocaeli'den 2 arkadaş olarak gittik oraya. Ogün'ün Beşiktaş'ta bir tanıdığı, benim ise Fatih'te tanıdığım vardı, maçtan sonra kalacak yer olarak. Dolayısıyla bizim asıl endişemiz, maçlar değil de 23.00'da salondan çıkıp buralara gitmek oldu. Çok şükür gayet kolaymış dönüş yolu: Tramvay. Sinan Erdem Spor Salonu'ndan çıktıktan sonra tramvaya kadar 10 dakikalık bir yol yürüyorsunuz. Ataköy-Şirinevler tramvayına biniyorsunuz, 2 durak sonra Zeytinburnu'nda iniyorsunuz ve Zeytinburnu-Kabataş tramvayına biniyorsunuz. Ben Çapa-Şehremini'de iniyorum, Ogün ise Kabataş'ta...
-Şüphesiz ki, İstanbul'daki en modern ulaşım ağından biri bu tramvaylar. İçerisi inanılmaz ferah, klimalar son seviyede çalışıyor. Kabataş-Zeytinburnu tramvayında 40 dakikalık bir yolculuk ediyorsunuz ilk duraktan son durağa kadar. İstanbul, Kabataş ve Zeytinburnu arasından ibaret olmasa da, neredeyse mini bir İstanbul turu. Dışarıyı izlemek ve gözlemlemek müthiş zevk. Kabataş'tan Zeytinburnu'na giderken dikkati çeken en önemli şey ise yine para oluyor. Paranın su gibi aktığı yerlerden, paranın olmadığı yere doğru yolculuk. Kabataş, Tophane, Gülhane, Sultanahmet, Beyazıt gibi yerler cıvıl cıvıl, turist kaynıyor falan, Aksaray'dan itibaren, Haseki, Fındıkzade, Topkapı, Cevizlibağ, Merkezefendi, Zeytinburnu ise maddi geliri daha düşük insanların konakladığı yerler. Her şey değişiyor tramvayda ilerlerken. Marketler, Evler, Yollar, Arabalar, İnsanlar...
-Sinan Erdem Spor Salonu çok modern, çok görkemli, harikulade bir salon olmuş. Bir kaç eksiği var tabii, yok değil. Mesela skorbord bunlardan en önemli olanı. Çoğu büyük basketbol salonunda olduğu gibi ortada 4 tarafa da bakan, hem skorbordu içeren, hem de kamera görevi yapan dev bir ekran yok Sinan Erdem'de. 2 pota arkasında, üst kesimde skorbord var, çaprazlarda da 2 boxscore ve 2 televizyon ekranı var. Skorbord, o salona yakışmayacak modernlikte. Bizim oturduğumuz kesim olan, basının bulunduğu pota arkasının 3. katı, çapraz tarafta ise yukarıda bulunan hoparlör yüzünden karşıdaki ekranı göremememiz söz konusu. Onun dışında bir de açılır kapanır sinema koltukları var. Koltuklar gayet ferah fakat burası bir sinema salonu değil. Her baskette, blokta falan ayağa kalkınca, 16 bin kişinin yüzleri salona dönükken, ellerinin arkasında, alt tarafta koltuğu indirmekle meşgul olmaları elbette güzel bir şey değil. Bunlar dışında Sinan Erdem mükemmel ötesi bir salon. Abdi İpekçi'den sadece 6 bin koltuk fazla ama neredeyse 3 katı gibi duruyor.
-Sinan Erdem'e giden yol, hani şu Ataköy-Şirinevler tramvay durağında inip 10 dakika civarı yürüme gidilen yol. Tam bir kültür kalabalığı. Her milletten insan var. Kendi evinizde turist gibi hissediyorsunuz. İşte Dünya çapında organizasyon böyle bir şey. Bayrağı sırtına alan salona yürüyor. Sadece o gün maçı olanlar değil, herkes orada. Eleme Turu'nda yer alamayan Almanya'nın taraftarları, hatta turnuvaya katılamayan İtalyanlar bile orada. Belçika'lılar bile vardı ama zaten onlar Türkiye-Belçika futbol karşılaşmasına gelip, "gelmişken basketbol da izleyelim" diyenlerdi. Maç esnasında herkes yan yana. Fransızlar, Türkler iç içe. Arada Yunan bayrağı sallayan falan var. Maç çıkışında ise herkes aynı tramvayda yine iç içe gidiyor. Ruslar, Yeni Zelanda'lılar, Slovenler, Avustralya'lılar.

-Biraz taraftardan bahsedeyim. Biz zaten salonu doldurduk. Tek bir boşluk bile yoktu. Yeri gelmişken söyleyeyim, televizyona fazla ses gitmemiş anlaşılan, herkes taraftarın uyuduğundan falan bahsetti ama gerçekten de atmosfer müthişti. Hatta dayanamayıp "Dağ başını duman almış"a falan katıldığımı da söylemeliyim. "Yüz! Yüz! Yüz!" diye bile bağırdım. Neyse, bizim dışımızda Abdi İpekçi'ye 6 bin, 7 bin kişi geldiği söylenen Slovenler'den çok şey bekliyordum, iyi tribün yaptılar ama sayıları yaklaşık 300-400 kadardı. Hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Tabii o gün Türkiye maçı olduğu için de olabilir. 50 civarı da Avustralya taraftarı vardı o gün. Fransızlar ise en az Slovenler kadar gelmişlerdi. Ertesi gün, ABD tek başına salonu yarı yarıya doldururken, tabii ABD taraftarları değil, çoğunluğu Türk taraftarlar, Yeni Zelanda'lılar ağzımı açık bırakacak kalabalıktaydı. İstanbul'da bir Yeni Zelanda furyası mı var yoksa bu adamlar basketbola büyük ilgi mi gösteriyor bilmiyorum ama yine Slovenler kadar Yeni Zelanda'lı olduğunu söyleyebilirim. Ruslar ise 200 kadardı ama iyi bağırdılar. Televizyondan gördüğüm kadarıyla ise bizim haricimizde en iyi tribünü Yunanlar, Litvanya'lılar ve tabii ki Arjantin'liler yaptı.
-1. gün basketbol takımımızla birlikte futbol takımımızı da görmek beni mutlu etti. Basketlerden sonraki sevinme şekilleri, morallerinin iyi olması, bir birlik olarak eğlenmeleri taraftarlara da pozitif enerji sağladı. Ancak tribünde görmeme en sevindiğim insan ya da insanlar onlar değildi. Lakers maçlarının da müdavimi olan Jimmy Goldstein reisi görünce şöyle bir "N'oluyoruz lan!" diye heyecanlandığımı bilirim. Rusya-Yeni Zelanda maçının 3. çeyreğinde tuvalette Turgay Demirel ile karşılaşmam ise pek bir ilginç oldu. Sene ortasında, Caferağa'da Fenerbahçe-Galatasaray kadın basketbol karşılaşmasında, tuvalette Adnan Polat ve Haldun Üstünel ikilisiyle karşılaşan biri için pek şaşırtıcı olmadı ama. Turnuva boyunca en heyecan verici olay ise iki maç arasında salon dışında orucumuzu açarken, sigaralarını yanımızda içen CSKA Moskova dansçı kızları oldu, heh heh.
-Salon dışı dedim değil mi? Evet. Abdi İpekçi'de salonun içerisindeki büfe fiyatlarından haberim olduğunda, Sinan Erdem'den bir şey almamaya karar verdim. İpekçi'de neredeyse bütün yiyecekler 10 tl, bütün içecekler ise 5 tl'ydi. Sinan Erdem'e giderken çantalarımıza yiyecek-içecek koyduğumuzda ise turnikelerden geçerken farkedildik ve bize bunları sokamayacağımızı söylediler. Emanet Odası varmış, oraya bırakıyormuşuz, istediğimiz zaman çıkıp alıyormuşuz. Emanet Odası'ndaki fiyatlar ise yiyecek-içecek 5 tl/5 dolar, elektronik eşya 10 tl/10 dolar. Düşünebiliyor musunuz, adam ta yurt dışından ülkemize gelecek, fotoğraf neyin çekmek isteyecek ama kamera içeri alınmadığından çekemeyecek, bir de üstüne üstlük 10 dolar bırakacak. Peh peh peh. Tabii sigara da alınmıyor içeri. En güzeli ise bu olmuş. Abdi İpekçi'de geçtiğimiz seneler boyunca dumanaltı olarak izlediğimiz maçları şöyle bir hatırlarsak, Sinan Erdem'deki dumansız hava sahasının değerini daha bir iyi anlarız.
-Ogün bu sene Fenerbahçe-Young Boys, Fenerbahçe-PAOK ve Eskişehirspor-Galatasaray maçlarına gitti. 3 maçı da kazanamadı ev sahibi takım. Fransa maçı öncesi tedirgindik. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmedi, Ogün de şanssızlığını kırdı. Zaten ertesi gün de Türkiye-Belçika futbol maçına gitti ve onu da kazandık 3-2.
-2. günü biraz salonu tanımaya ayırdık. 2 maç arasında salonu gezdik, değişik yerlere gidip fotoğraf çektirdik. Salon, İstanbul'da tek başına bir ilçe olacak büyüklükte. Standları gezdik, tribünleri gezdik, büfe fiyatlarına baktım. Abdi İpekçi'deki fiyatlara nazaran çok iyiydi. Çay 1 tl mesela, Yiyecekler 5 tl civarında falan. Ülker standında sıraya geçip hareketli potaya şut attık. Ben 0/4 attım, Ogün 1/4. Basket atana rozet veriliyor. Turkcell'in dağıttığı büyük elleri de aldık, Beko ve Garanti'nin dağıttığı uzun balonları da. Ben hatıra olsun diye şampiyona tişörtü aldım, Ogün de Rusya atkısı. Tam bir turist gibi her şeye burnumuzu soktuk, ancak bu işin keyfi de burada hakikaten.
-2 gün sonunda, düşündükçe güldüğüm iki an var. 2 gün boyunca o kadar çok turist gördüm ki, ister istemez her soluk benizliyi, beyaz ya da sarı saçlıyı turist sanıyorum. İlk gece, eve giderken Çapa'da kokoreççinin önünde bir adama yol tarifi soracaktım. Pardon dedim, baktım adama soluk benizli ve beyaz saçlı. Turist zannedip kaldım, Türkçe mi devam edeyim, İngilizce mi diye düşünürken, bir South Park sessizliğinden sonra adam "Buyur" deyince rahatladım. Yalnız görmeniz lazımdı o sahneyi. Çapa'da turist ne arar yahu, eheh. 2. sahnede 2. gece eve giderken kokoreç yiyeyim dedim. Açık kokoreççi bulamayınca bir dükkana girip nerede kokoreç yiyebileceğimi sordum, saat 00.30! Adamın bana ilk söylediği ne oldu dersiniz? "Canın kokoreç mi çekti?"
-Rusya atkısıyla çektirdiğim fotoğrafı koydum, Ruslar'ın arasında izledim zaten maçı da, ama Yeni Zelanda'yı tuttuğumu belirteyim, heh heh.
-Si si si si Sinan Güler sina Sinan Güler si...