26 Kasım 2009 Perşembe

FM 2010


"FM aren't a game, they're a way of life"

Red Auerbach'ın sözünü FM'ye uyarladığımızda ortaya böyle bir şey çıkıyor ki, bu sözün üstüne "harbiden öyle lan"dan başka bir şey denmez. En azından ben demem...


Benim FM aşkım 01/02 ile başladı. Uzun bir süre de öyle devam etti CM serisini sevemedim ama seveni çoktu. Ben 3-4 sene CM 01/02 efsanesini oynadım. Tsigalko'lar, Crespo'lar, Mark Kerr'ler, Aghahowa'lar, Costanzo'lar, Taribo West'ler, Solis'ler... Çok çok keyifliydi benim için. Hala unutamadığım bir Atalanta kariyerim vardı ki, Doni'li Dabo'lu Zenoni'li, Kerr'li, Tsigalko'lu kadromla çok canlar yakıyordum. Hiç bir oyun aynı tadı veremedi bana... Ne Total Club, ne de başka bir menejerlik oyunu. Ardından geçen yaz deliler gibi Fm 2009 oynadım. Galatasaray ile 2030'lara kadar geldim. Lakerstr'de de konusu geçmişti zamanında. Yukarıdaki fotoğraf daha 2020'lerdeyken...

FM 2009, 01/02'den sonra beni en çok etkileyen ve bağlayan oyunlardan biri olmuştu. Eve 8-9 gibi geliyorsam yaz akşamları 3'lere 4'lere kadar oynuyordum. Tiago Luis'ler, Jem Karacan'lar, Marquinhos'lar, Nuri Şahin'ler, Sinan Bolat'lar beni kendine bağladı bu sefer. Galatasaray'la alınmadık kupa bırakmadım, kupa sayısında Ferguson'u geçtim vs vs. Ve ardından ÖSS sebebiyle bilgisayarı kaldırınca FM'yi de bırakmak zorunda kaldım.


Ancak FM aşkı beni bırakmadı ve bir gece ansızın kapımı yeniden çaldı. FM 2010'nun yeni çıktığı zamanlarda. Önce Elano'yla Arda girdi rüyama "hangimizi AMC oynatacağını düşünmekten derslere kafanı verememeyi istediğini biliyoruz" dediler. "ÖSS senem olmaz dedim" ama bu sefer de Neeskens girdi "Senin için harika gençler buldum, toplantı yapmamız lazım" dedi. Dayanamadım... Aldım FM'yi yükledim laptop'a. İşte bu uzun girişten sonra, sizlere ilk FM 2010 izlenimlerimi aktaracağım.

Tabii ki yine Galatasaray'la başladım. İlk sezon pek transfer yapmadım sadece Altay'dan Musa Çağıran'ı (18) 500k'ya aldım. Ne de olsa kadro yeterince iyiydi, hazırlık maçlarında buldozer gibi ezdim herkesi. Uçanla kaçan bile kurtulamadı. Tek derdi "Arda mı AMC oynasın Elano mu" olan bir takım düşünün. 3 kulvarda da yola devam ediyordum. Ancak UEFA kupasında Fiorentina geldi. Hem de oldukça formda bir Fiorentina. Olsun dedim elenirsem bile seneye sonuna kadar giderim dedim. Çok rahat eleyebileceğim, iki maçta da aşırı gol kaçırdığım eşleşme de elenmekten kurtulamadım. Ama kupada ve ligde çok rahattım keza 30. haftadaki Beşiktaş maçında ilk 30 dakikayı 5-0 önde geçtiğim maçı 6-1 kazanarak şampiyonluğumu ilan ettim.


İkinci sezona Mollo ve Riquelme transferleriyle başladım. Evet Mollo şu bir kaç gün önce "yolun açık olsun" mesajını verdiğim Mollo! Riquelme transferi ise benim için ilginçti, aslında yaşı kemale ermiş isimleri almazdım ancak hem bedavaya gelecek olması hem de Riquelme sevgim bana bu transferi de yaptırdı. Ki ikiside büyük işler yaptı. Arda ve Elano'yu da toplam 35 milyon € kazanarak sattım. UEFA kupasında yarı finale çıkmama rağmen, ligi 3 kulvarda mücadele etmemin ağırlığını kaldıramayarak ve sakatlıklardan fazlaca çekerek Beşiktaş'a bıraktım.

3. sezonun flaş transferi Dzagoev'di. 10.5 milyon €'ya bağladım sarı kırmızı renklere. Geldiği noktayı görüyorsunuz yukarıda zaten, Mollo'nun da gitmesiyle 5. sezonda takımın süperstarı olacak. Sene sonunda da 35-40'a satarım tahminen. Keza kendisi henüz 22 yaşında. 3. sezonun diğer transferleri Benfica'nın kalecisi Guatelli, Arsenal'in defansı Djourou ve yedek forvet olarak aldığım Santa Cruz oldu. Sezonun sonunda UEFA kupasını kaderin cilvesi olduğunu düşündüğüm şekilde Fiorentina'yı yenerek aldım. Türkiye'de ise bu sefer Türkiye Kupasını Beşiktaş'a kaptırdım.


4. ve son sezonda az ama öz transfer yaptım. Dzagoev'in performansını daha da yükseltmek için takıma bir Rus daha kattım. Granat'ı 3 milyon €'ya aldım. Hem kendisi 7.25 ortalamalarla oynadı hem de Dzagoev'in performansı katlandı. İkinci transferim ise Mevlüt'ün Paris'teki partneri Hoarou oldu. Onun da performansı sezon boyunca iyiydi yukarıda gördüğünüz gibi. 4. sezonda ise Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek finalde İnter'e elenirken, kupada ve ligde Beşiktaş'ın önünde şampiyon oldum.

Sonuç olarak son paragrafta da genel görüşlerimi aktarayım. Bazı yerlerde Türkiye Liglerinin database'ini eleştirenleri gördüm. Evet bende fazla olmasa da hatalar, bazı saçmalıklar yok değil. Beşiktaş'ın gençleri çok çok iyi bir kere Rıdvan Şimşek olsun, Batuhan olsun, Necip Uysal olsun, Onur Bayramoğlu olsun hepsi ya bir yerlere gitti ya da çok çok iyi oynuyorlar hem ligde hem Avrupa'da. Onun dışında Fenerbahçe çok kötü, şu oynadığım 4 senede bir tane bile kupa alamadılar. Ligde de en fazla 4. oluyorlar. Onun dışında Sivasspor, Kayserispor ve Eskişehirspor ligde zirveyi zorlayan takımlardan. Database olayına geri dönersek, Galatasaray'ın da gençleri başta Cem Sultan olmak üzere iyi ama Beşiktaş'ınkiler abartılmış.

Oyunun "imkansız" bazı transferlerini ise Ufuk Ceylan'ın bende hiç oynamamışken Lyon'a gitmesi, Beşiktaş'ın Keirrison transferi ve Bayern'in 15 milyon €'ya patlayan Sivok transferi olarak gösterebilirim. Onun dışında oyundan gayet memnunum, 3D beni ilgilendirmiyor zira oldum olası 2D Classic oynuyorum. Backroom Advice Meeting yeni eklenti olarak şık olmuş, oynanabilirlik her zamanki gibi harika. Tek geriye giden nokta ise taktiklerde olmuş. Taktiklerde genelde kanatlardan çıkardığımız oklar kaldırılmış, onun dışında Team Instructions biraz gerilemiş gibi geldi bana. Onlar da deve de kulak tabii, ÖSS nedeniyle fazla kaptırmamaya çalışıyorum ama olmuyor işte :)

Shannon For Dunk Contest


Broderick Turner, L.A. Times: "[Shannon] Brown, a Lakers reserve guard, hasn't been invited to participate in the 2010 All-Star game slam-dunk contest in Dallas — yet. But the more the acrobatic, high-flying Brown throws down the electric dunks that have made him a YouTube sensation and a staple of ESPN highlights, the bigger the groundswell grows for him to be included in the contest. His teammates are in awe of his dunks and are pushing hard for him. Lakers fans go berserk when Brown defies gravity with elevates his 6-foot-4 frame before a dunk. As for Brian Shaw, he couldn't help but chide Brown about his dunking exploits. Shaw told Brown about his former Boston Celtics teammate Dee Brown(notes) (1991) and former Miami Heat teammate Harold Minor (1995) winning the dunk contest. Shaw even told Brown about his former Orlando Magic teammate Darrell Armstrong(notes) (1996) failing to win the dunk contest. 'When I had Dee the first year, he won it. Harold, I said, 'Every team I've been on, somebody won the slam-dunk championship.' He held up his end of the bargain,' Shaw said. 'Baby boy [Armstrong] kind of let me down a little bit. So I'm trying to get back on track.'"

Ne zamandır diyorduk olabilir diye. Olursa iyi işte yapar diye düşünüyorum. Şöyle bir gösterelim atletik yeteneğini bilmeyenlere;

Faul Olmasa NBA Tarihinin En güzel Bloklarından

Çıktığı Yüksekliğe Dikkat

Birdman'in Üzerinden

Bu da kendi görüşleri

Allen Iverson



NBA'in gelmiş geçmiş en yetenekli basketbolcusu muydu, bilemem. Ancak gelmiş geçmiş en yüreklilerden olduğu kesin. Philadelphia'dan bir şekilde bağları kopmasaydı bugün hala onu izliyor olurduk muhtemelen. Ancak önce Denver'da, sonra Detroit'te ve son olarak Memphis'te tutunamadı. Ve geride bıraktığımız saatlerde emekliliğini açıkladı.

Dövmeleri olsun, kıyafetleri olsun, hareketleri olsun, dinlediği müzik olsun kesinlikle kendi tarzını yaratmış bir adamdı. Jordan'a kafa tutacak kadar yürekliydi. En büyük sorunu egosuydu ve onu yiyen bitiren de bu egosuydu. Onu her zaman Philadelphia formasıyla, 2001'deki finallerin ilk maçında Lakers'ı tek başına yenmesiyle, öldürücü crossover'larıyla ve yukarıdaki bu videoyla hatırlayacağım.

Not: Şahsi fikrim iyi ki bıraktığı yönünde, Allah'a yakın Fenerbahçe Ülker'e uzak olsun, amin.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Şeytan-Pabuç İkilemi



Maç öncesi Mustafa Denizli’nin söylediği hiçbir söz balon sözler değildi. Takımda kime sorulsa “Yenicez” cevabı geldi, tamam rakip ManU olabilir ancak bir işe inanarak başlanırsa neler olabileceğini hepimiz gördük.

Maçın genelinde Manchester’ın hakimiyeti vardı, ama Beşiktaş ne zaman gelse güzel organizasyonlarla geldi. Haftasonu derbiden çıkan takımın bu maça bu denli odaklanmış olması çok şaşırtıcı oldu benim için. Ferrari-Fink-Ernst bu takımda olduğu zaman, defansta fazla sorun çıkmadığını görüyoruz ama İbrahim Üzülmez ne olursa olsun bu defansif yapıyı bozuyor maçta da gördük ki bu adamla bu iş gitmez. İsmail’in çok faydalı bir oyuncu, Bobo’da becerilerini göstermeye devam ediyor. Tello’da eski formunu yakalıyor. Yani Beşiktaş’ı artık güzel günler bekliyor diyebiliriz eheheh

Manchester United, yine bir Türk takımında yine seken bir top yüzünden gol yedi ve gelenek devam etti.Manchester’ı sahasında yenen takım sayısı 2 elin parmaklarını geçmezken,bu takımlar arasında Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın olması ayrı bir gurur veriyor.Beşiktaş galibiyeti için “yedek takımla çıktılar” denmesi gereksizdir, geçiniz...

Taraftarında gözlerinden öpüyorum, Old Trafford’u inlettiler, Helal!
Geri 2 olay kaldı Beşiktaş’ın CSKA’yı yenmesi ve Wolfsburg’un Manchester’dan puan alması, aksi taktirde Avrupa Ligi’ne katılamıyoruz. Şans bizden yana olur inşallah.



Rüştüaaaeeae demek istiyorum.Baba ne yaptı öyle ya..İpten almak dedikleri bu olsa gerek. Vezir-Rezil olayıda buna örnektir.Her yerinden öpüyoruz.

Haftalar önce “yarıştan koptu” “lige erken veda” türü başlıklar atan yüce Türk Spor Basın’ı yarın nasıl başlıklar atacak bakalım..Bu konuyu da bir kaç gün sonra geniş bi şekilde yazıcam şimdiden haber vereyim.

Henry vs Maradona


İrlanda önünde, uzatma bölümünün ilk devresinde eliyle düzelttiği topu William Gallas’a aktaran Thierry Henry, ülkesi Fransa’yı Güney Afrika’da düzenlenecek Dünya Kupası'na taşımış, ancak ‘sahtekar’ etiketinden kurtulmayı başaramamıştı.

O günden bu yana, Henry’nin ne kadar ‘hain’, ne kadar ‘düzenbaz’, ne kadar ‘ahlaksız’ olduğunu vurgulama konusunda, futbol kamuoyu amansız bir yarış içinde. Tek bir dokunuş, Clairefontaine’de başlayan ve 15 yılı deviren bir kariyerin ayaklar altında çiğnenmesine yetiyor.

İngiliz basını, ‘Henry’nin eli’ adlı fotoğraf galerilerinde Fransız futbolcuyu tabir-i caizse yerden yere vuruyor. Twitter’da kendisini takip edenler, “Yakıştıramadım!” ile başlayıp, “Beter ol!” ile biten bir skalada sitemlerini iletiyor. Yazılı medyada köşe sahipleri, sanal ortamda blog yazarları, ‘aşağılıkça’ buldukları hareketin diyetini istiyor. Bilbao tribünleri, Barcelona forması altında San Mames’e ayak basan futbolcuyu, topla her buluşmasında ıslıklıyor. İrlandalılar kendisini lanetlerken, Fransızlar –belki de kamuoyu tepkisi nedeniyle- “O bizden değil, biz de üzüldük!” şeklinde samimiyetsiz demeçler veriyor ve bu liste, uzayıp gidiyor... Bütün bu ‘linç kültürü yansımaları’nın ortasında kalan Henry ise Stade de France’daki geceden bu yana kendisini ‘yalnız’ hissettiğini söylüyor ve ekliyor: “Futbolu bırakmayı bile düşündüm”...

Bugünün fotoğrafını çektiğimize göre, filmi biraz geriye saralım...

1986 Dünya Kupası yarı final mücadelesinde Arjantin ile İngiltere Azteca Stadı’nda karşı karşıya geliyor. İlk yarı golsüz tamamlanıyor. 51. dakikada sahneye çıkan Maradona’nın eliyle attığı gol Arjantin’i öne geçiriyor. O dokunuş, tarihe ‘Tanrı’nın eli’ olarak geçiyor. ‘Dios’, beş dakika sonra bu kez ‘Yüzyılın golü’ne imza atıyor. Takip eden dakikalarda Lineker’in sayısı Ada ekibine yetmiyor ve Arjantin, şampiyonlukla sonuçlanacak yürüyüşünün en önemli adımını atarak finale yükseliyor.

Maçın ardından Maradona, -İngiltere toprakları hariç- dünyanın her köşesinde ‘Aziz’ ilan ediliyor, kutsanıyor, İngilizlerin tarihi figürü ‘Robin Hood’un yerini alıyor, zayıfın güçlüye, fakirin zengine karşı mücadelesinin simgesi haline geliyor. Maradona ‘Tanrı’ya, Shilton’ın üstünden topa uzanan eli de ‘Tanrı’nın uzantısı’na dönüşüyor.

Bugüne dönelim...

Elimizde birbirine benzeyen iki fotoğraf var; iki futbolcu, iki el, iki gol, haksızca kazanılmış iki zafer ve yıkılan iki ülke...

Peki ya benzemeyen?

Aktörlerden biri ‘Tanrı’nın eli’ ile tarih sayfalarına geçerken, diğeri ‘Şeytan’ın eli'nde vücut buluyor... Maradona'ya ‘kutsal’, Henry'ye ise ‘iblis’ damgası vuruluyor...

Görüldüğü üzere; iki kere iki her zaman dört etmiyor. Oysa, Diego’nun Fransız, Thierry’nin Arjantinli olduğu paralel bir evrende her şey çok farklı olabilirdi.

1986’da Maradona, sömürgeci İngilizlerden Falkland’ın rövanşını almış, gasp edilmiş toprakların ve ezilen halkların Tanrı’sı ilan edilmişti.

Bugün ise Henry’den, Fransız tarihinin diyetini tek başına ödemesi bekleniyor. Ülkesinin yüzyıllar içinde yarattığı algının kurbanı oluyor. Sömürülen Karayip halklarına dayanan kökenine rağmen, Fransa’nın sömürgeci tarihinin hesabını vermesi isteniyor...

Henry’yi lanetleyip, acımasızca yerden yere vuranları 'samimiyetsiz' bulmamın sebebi de tam olarak bu işte... Henry’nin cezasını, futbol sahnesinde değil, tarihin tozlu sayfalarında kesmeye kalkışanlar, mevzubahis Maradona olduğunda aynı duyarlılığı göstermekten kaçınıyor.

Doğrudur; Henry tek bir dokunuşuyla bir ulusun hayallerini yıkmış, onlarca meslektaşının elinden -göstere göstere- hayatlarının fırsatını çalmıştır. Ve katılıyorum; bu tarz hareketlerin en aza indirgenmesi için, eylem sahipleri kamuoyu tarafından ayıplanmalıdır. Ancak, Henry’nin 'tecrit' edilmesine de itirazım var.

Futbol sahalarında oynanan her 90 dakika, aldatmalarla, kendini yere atmalarla, elle müdahalelerle, hakemin gözünden uzak yerlerde savrulan tekmelerle, süre geçirmek için yok yere kıvranan futbolcularla dolup taşıyor. Henry’ninki de bunların ne bir eksiği, ne bir fazlasıdır...

Üstündeki forma nedeniyle Henry’yi linç edenlerin, 32 yaşındaki bu adamın futbol sahnesinden silinmesini isteyenlerin, kararlarını bir kez daha gözden geçirmesinde fayda olduğu kanaatindeyim.

Bu oyunu onunla seven binlerce çocuk bugün kendini ihanete uğramış hissederken, Henry için daha ağır bir ceza düşünemiyorum. “Kendimi yalnız hissediyorum” açıklaması da bunun en büyük kanıtı olsa gerek...

Henry elbette eleştirilecek, suçlanacak ve hayatının sonuna kadar kafasında tekrar tekrar ‘o an’ı yaşayacak. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Yeter ki; bizler de sürüye kapılıp ‘linç kültürü’nün bir parçası haline gelmeyelim. Henry'yi aforoz ederken giydiği formayı da hesaba kattığımızı kabul edip, toplu bir hezeyanla sürgün ettiğimiz bu adamı, hak ettiğinden fazla bir cezayla karşı karşıya bırakmayalım. O gol, İrlanda'ya değil de İngiltere'ye ya da -güzel futbolu öldürdüğü iddia edilen- Yunanistan'a atılsa neler hissedecektik, bi' düşünelim...

23 yıl farkla çekilmiş bu iki fotoğraf ve azıcık empati, umuyorum ki hepimize bu yolda yardımcı olacaktır.

Onur Erdem / NTVSpor

Tam böyle bir yazı yazmayı düşünüyordum ki Onur Erdem söylenebilecek hiç bir söz bırakmamış! Helal olsun!

Geçmişten Kareler #18


Reggie Miller NBA'in yüzüksüz yıldızlarından. Zaman zaman yaklaştı ancak önce Jordan duvarına tosladı, sonra da Detroit'e. Fotoğraf 2. duvardan, Tayshaun Prince duvarından. Doğu Konferansı final serisi 2. maçı. Reggie Miller sezon sonunda emekli olacağını açıklamış, ancak son playoff serisi olacağını henüz bilmiyor. Jamaal Tinsley Billups'ın topuna elini sokuyor, top Foster'ın önüne düşüyor Foster uzun bir pas atıyor ve Reggie Miller boş turnikeyi atmak üzere ancak Tayshaun Prince öyle bir blok yapıyor ki hem takımına çok kritik bir deplasman galibiyeti kazandırıyor hem de yıllarca jenerikleri süsleyecek bir bloğa imza atıyordu.

Ertesi sene Reggie taraftarı önünde yine bir Detroit serisiyle ancak bu sefer konferans yarı finallerinde İndiana'ya veda ediyordu. Göz yaşları ve akıllarda kalan onlarca anıyla...

New York Knicks 90-100 Los Angeles Lakers | Yatacak Yeriniz Yok Bench!

-Los Angeles Lakers'ımız, NBA'in taaaaa diğer yakasından gelen New York Knicks'i 100-90 mağlup etti bu sabah. Açıkçası Lakers-Knicks maçları her zaman favorim olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri'nin en önemli iki şehrinin basketbol takımlarının karşılaşması sonuçta, doğal. Bu mücadelelerin Madison Square Garden mabedinde olanları daha da eğlenceli geçer. Misal geçen sene, Kobe 61 atmıştı MSG'de. Staples Center'daki maç ta başa baş geçmişti. 116-114 mü ne kazanmıştık. Gasol yoktu, hastalanmıştı galiba. O maç New York'un temposuna uymuştuk, tempoyu düşürmeyi tercih etmek yerine. O yüzden zorlanmıştık o kadar. Yoksa şu New York takım değil!

-Bu sabah da öyle başladı maç. New York ilk 3-4 hücumunun yarısından fazlasında üçlük deneyince gidişat belli oldu. Onlar hızlı gelip üçlük atacaklar -Jr. Phoenix Suns- biz ise o tempoyu kabul edersek, boş hücumlarla bol bol sayı bulacağız fakat bol bol da yiyeceğiz. O tempoyu gördük ve arttırdık ilk başta. New York'un fazla boş şut kaçırmasıydı, fazla sayı bulamamalarına neden olan. Yoksa iyi savunma da yapmadık aslında. Yine run&gun oynayan bir takım ve yine içeride Bynum, hücumda çok etkili. İlk periyotta skor iki takım oyuncuları arasında dağılırken, 30-24 ile ikinci periyoda önde giriyorduk.

-İkinci periyoda Phil her zamanki gibi bench ağırlıklı kadro ile başladı. Knicks, Nate ile b2b 2 üçlük buldu. Periyodun ortalarına doğru savunma yapmayı unuttuğumuz vakitlerde alçak posttan üst üste sayılar yedik. 41-40 geriye düştük. İlk 5'e döndüğümüzde ise Kobe önderliğinde 15-4 lük seri yakaladık ve ilk yarıyı 55-45 önde kapadık. İlk yarı da Kobe'nin 17 sayısı, Gasol'ün ribauntlardaki hakimiyeti ve Bynum'un içeride elini kolunu sallaya sallaya sayı bulması göze batan önemli olaylardı.

-New York Knicks takımı, bundan önceki maçlarında genellikle ilk 2 yarıyı çok kötü oynayan, 3. periyot önderliğinde, 2. yarı coşan, geri gelen, fark kapatan bir takım. Biz ise kaybettiğimiz maçlarda özellikle 3. periyotlarda sıçıyoruz. Farkı açtığımız maçlarda da zaten son periyot kötü oynayıp farkı sabit tutamıyoruz. Dolayısıyla hafiften bir tedirginlik olmadı diyemem 3. periyoda başlarken. Zaten takım maça konsantre değildi fazla. Yani özellikle savunmada, başta dediğim gibi Knicks'in ilk yarıda 45'te kalmasının ana sebebi, saçma sapan neredeyse her hücumda üçlük denemeleri ve isabet bulamamaları. Neyse, beklediğim, korktuğum gibi geçmedi 3. periyot. Savunmayı hafif sağlamlaştırdık, Kobe ve Artest ile de sayılar bulduk. Periyot içinde yakaladığımız 15-0 lık seri maçı koparan seriydi. Bir diğer önemli istatistik de Bryant'ın 13 sayısı.

-Son periyodun başlarında 11-0 lık seri yedik. Özellikle Bynum savunmada ruh gibi dolaşınca, Phil Baba ona kendi çapında küçük bir ceza verip kenara aldı. Bench yine kendisinden bekleneni yapamadı ve farkı koruyamadı. Özellikle Sasha Vujacic, girdikten sonra 3 şut kullandı, 3'ü de saçma sapan el üstü şutlar. Birilerinin ıslak odunla dövmesi gerekiyor bu adamı, o birileri de Artest'ten başkası değil. Kobe yine oyuna girmek durumunda kaldı ve son periyotta azıcık zorlansak ta 100-90 kazanmasını bildik. Bedava tacoları kaptı Staples Center seyircisi.

-Bugün tek endişelenmemiz gereken kişiler benchte oturan kişiler. Yani Lamar dedik, Gasol gelince benche gidecek, 2nd unit'i toparlayacak dedik. O da 2 maçtır çok kötü yüzdeyle şut atıyor. Hani 12 ribaundunu, 5 asistini göz ardı etmiyorum ama sayı bazında biraz daha sorumluluk alması lazım bence. Vujacic'e zaten diyecek sözüm yok, Shannon ile Farmar'da çok kötü şut attılar. Özellikle Farmar'ın üçlüklere çok çalışması lazım. Her maç 1-2 kez boş kalıyor üçlük çizgisinin gerisinde, ancak vasat üçlük atıyor. Bugün vasat bile değildi. 0/4 ki, 4 üçlüğü de boştu uykulu halim beni yanıltmadıysa...

-Kobe, çok iyi bir maç çıkardı. 34 sayı, 5 ribaunt, 4 asist, 3 top çalma. Fisher iyiydi, 12 sayı, 6 ribaunt, 4 asist. Bynum, 17 sayı, 6 ribaunt. Artest, 6 top kaybına rağmen, 17 sayı, 7 ribaunt. Pau Gasol'de 11 sayı 16 ribauntla gayet iyi bir maç çıkardılar.

-Top kaybı ve ribauntlar demişken. O kadar çok şut kaçırdı ki Knicks. .389 ile şut attılar ve sadece 9 hücum ribaundu aldılar. Dolayısıyla ribauntlarda 60-36 lık büyük bir üstünlük kurduk ve 25 top kaybı -NYK 14- yapmamıza rağmen maçı zorlanmadan kazandık. 21 üçlükte 5 isabet bulmamıza rağmen denediğimiz üçlüklerin büyük bir bölümü boş olduğu için, kabul edilebilirdi ve fazla göze batmadı. Ancak New York, 33 üçlük kullandı, 11'inde isabet buldu ve isabet yüzdeleri bizden fazla ama o kadar göze battı ki bu fazla üçlük kullanmaları. Yani içerisi bomboş olsa bile adamlar çıkıp üçlük atıyorlar. Benim bildiğim basketbol bu değil. New York taraftarının da bu sene bir beklentisi yok zaten takımlarından.

-Reggie Miller, Spike Lee, Alex Rodriguez, Stevie Wonder, Patricia Heaton, Donald Faison, Richard Lewis, George Lopez, Magic Johnson ve tabii ki Jack Nicholson Staples Center'da maçı takip eden ünlülerden bazıları...

-Nedense son 1-2 maçtır şu ilk basketteki ayak ritüelini yapmıyoruz. Heralde sıkıcı geldi ve bıraktık artık. Uzun bir bayram tatili girecek araya, yani NBA normlarına göre uzun. 3 gün dinelenecek takım. Sonra Golden State Warriors ile deplasmanda oynayacağız. Oracle Arena'daki maçlar her zaman zevkli olmuştur. Herkesin bayramını kutlarım anacım, hayatta kalın...

Anıl Aksaç -Salsabasket- Röportajı


1-) Klasik soruyla başlayalım. Anıl Aksaç kimdir? Özel hayatında ne yapar, ne eder?

Anıl Aksaç 21 Ocak 1984 doğumlu, ortaokulu İstek Vakfı Belde Lisesi'nde okumuş, liseyi Haydarpaşa Anadolu Lisesi'nde bitirmiş, sonrasında Kocaeli Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünü ikincilikle tamamlamış ve 2 yıldır da Nortel Netaş firmasında çalışan bir mühendistir. İş dışındaki özel hayatında ise ailesi ve web sitesi ile vakit geçirir, maçlara gider, sporun her dalını sever, TV izler, PS oynar, bol bol dergi okur diyebiliriz.

2-) Salsabasket'in kurulumunu anlatır mısın? Sende herkes gibi Aceto'dan mı özendin?

6. Adam dergisinde yazıyordum, çok da keyif alıyordum. Dergide her yazımın altında mail adresim olduğu için TBL ile ilgili yazılarımı takip eden 15-20 kişilik kemik bir grupla sürekli mailleşirdik, o ayki yazıları eleştirirdik, bir dahaki ay neler yazabileceğimizin fikir alışverişini yapardık. Sonra dergi kapanınca bu kemik gruptan 'Ne olursa olsun bir yerlerde yaz' şeklinde baskı yedim fazlasıyla. Ama yazacak yer yoktu. Herhangi bir gazete ya da o vakit piyasada kalan, can çekişen 2 basketbol dergisinin (Slam & NBA Türkiye) kapılarını çalacak halim yoktu sonuçta, yazılarımı beğenen varsa bir şekilde 'Gel, bizde yaz' teklifini bana iletir diye düşündüm. Ama öyle bir şey olmadı. Ben de Aceto ve onun rüzgarıyla açılan bir sürü yeni futbol blogundan esinlenerek, hem de yazılarım derli toplu bir yerde durur mantığıyla açıverdim Salsabasket'i. 1 Mayıs 2008 tarihine denk düşüyor ilk postum.

3-) Bu kadar tutacağını tahmin edebiliyor muydun o zaman?

Açıkçası blogu açarken aman patlama yapsın, aman ses getirsin, hergün binlerce ziyaretçi gelsin diye bir düşüncem yoktu. Hatta günde 100 kişi sınırını geçtiğimde, galiba düzgün bir iş yapıyorum diye düşünmeye bile başlamıştım. Şimdi sitenin geldiği noktayı bilenler için çocukça gelebilir bu düşünce ama gerçekten böyleydi.

4-) Başka takip ettiğin bloglar var mı, futbol olsun basketbol olsun?

Olmaz olur mu hiç? Sporu bloglardan takip ediyorum artık, çok da keyifli oluyor. Yeni yüzler, özgün ve çok daha kaliteli yazılar.. Blogları keşfedememiş insanlara yaşamıyor ya da hayatın tadını almıyor gözüyle bakabilirim ciddi anlamda. Tek tek blog isimleri saymaya kalkışsam kesin atlarım birilerini, mahçup olurum. Ama emin olun ki günümün 2 saatine yakını blog okumakla geçiyor, tüm spor bloglarını takip ediyorum diyebilirim, hepsinden öyle ya da böyle haberim var.

5-) Sadece TBL'i mi takip ediyorsun? Avrupa Basketbolu ve NBA?

TBL ilk göz ağrımdır, ölene kadar da öyle kalacak. Seviyorum ben bu ligi. Herşey dört dörtlük, herşey planlı programlı ve herşey süper gitmese de memleket basketbolu sonuçta. Bizi yansıtıyor, bizden izler taşıyor, bırakamıyor insan bir kere tutuldu mu. Bir de istediğin anda istediğin insana erişebilme gibi büyük bir lüksü var ki bu da sanırım benim için en keyifli yanı. Nostaljisini ayrı, şimdiki zamanını ayrı seviyorum. Ne denli nostalji manyağı olduğumu az çok biliyorsunuz zaten siteden. Avrupa Basketbolu'nu takip etmeme gibi bir durum olamaz basketbol yazacağım diyen bir adam için. Her ligi didik didik etmem ama Avrupa kıtasının en büyük organizasyonu olan Euroleague'i kaçırmam, izlerim, basketbol orada oynanıyor zira. NBA ise biraz daha geri planda bu ikiliye göre. Çocukluğumda basketbola onlar sayesinde tutunduysam da zamanla koptum oradan biraz. Yine de takımlardaki gelişmeleri bilirim, kim nereye geçti takip ederim ama konsantrasyonumun çoğunu Play-Off zamanlarına saklarım. Gerçi çocukluğumuzun Chiacago - Utah ve Chicago - Seattle final serileri gibi uyandığına değecek seriler olmuyor şimdilerde ama o Play-Off zamanı biraz daha konsantreyim diyebilirim NBA için.


6-) Bu TBL'deki "her sene revizyon" olayını nasıl buluyorsun? Özellikle Galatasaray ve Beşiktaş her sene yabancıları değiştiriyor? Bunda futbola verilen önemin ve para akışının basketbola verilmemesinin payı ne kadar?

1996 yılından beri G.Saray formasını iki yıl üst üste giyebilen tek bir yabancı var. O da Sherron Mills. Bu olay bile kafidir durumun vehametini anlatmak için. Beşiktaş'ta da durum farksız. Orada da sürekli olarak bir sirkülasyon var. Sirkülasyonun her türlüsüne karşı değilim yalnız. Mesela Karşıyaka'da da var yabancı sirkülasyonu ama onların misyonu farklı. Kolejden oyuncuyu alıyor, parlatıyor, 1 yıl sonra tepe takımlara satıyor, hem her yıl farklı bir yıldız bulup getirebilme maharetini ortaya koyuyor, hem de az veya çok kasasını dolduruyor. Başarı için plana programa çok önem veriyorum ben ve tepeye oynuyorum diyen takımları bu derece plansız programsız gördüğüm zaman da biraz sinirleniyorum açıkçası. Florya'ya Sherron Mills'in heykelinin dikilmesi için kampanya başlatmayı düşünüyorum ciddi ciddi.

7-) Tanjevic hakkında neler düşündüğünü az çok biliyoruz da, gidiyor mu hakikaten? Bana da öyle bir duyum geldi ancak şu an somut bir adım atılmadı.

Aragones'e benzetiyorum Tanjevic'in mevcut durumunu. Başarının gelmeyeceği, gelse bile bunun sevgisizlik ortamında hiçbir anlam ifade etmeyeceğini göre göre boşa vakit kaybıdır bu. Ya da tadı kaçmış bir sakızı ağızda hala cak cak çiğnemektir. Tanjevic gidecek mi? Gidecek. Somut bir adım atılmasa da, kulübün resmi sitesinden Tanjevic takımın başındadır şeklinde yalanlamalar yapılsa da gidecek. Gönderilmeye çalışılıyor, yönetimle hoca arasında görüşmeler yapılıyor sonuçta. Gitmiyorsa, o görüşmelerden tazminat namına bir uzlaşma çıkmıyor, ya da takımın başına geçtiği sırada arka planda sahneye konan oyunların benzerleri oynanıyor demektir. Tazminat için şöyle bir önerim var benim: Her F.Bahçe'li 1 Euro versin kampanyası. Hem kimsenin bütçesini sarsmaz, hem de taraftarın isteği gerçekleşmiş olur. Hoş şu tazminat olayını da hiç anlayamıyorum ya neyse. Aragones'i getirebilmek için yüklü bir tazminat maddesini sözleşmeye koyma olayını anlarım, adam öyle veya böyle 2008 Avrupa Şampiyonu falan filan ama Tanjevic gelsin diye yüklü bir tazminat maddesi koymak ne demektir bunu çözemiyorum. Adam gelmek için gözünüze bakıyor, binbir alavere dalavere ile Aydın Örs harcanıyor, sonunda insanlar amacına ulaşıyor. Daha neyin tazminatı bu?

8-) Kim gelecek peki Tanjevic giderse? Aydın Örs coach'luk dışında bir görevi kabul eder mi? Mahmudi dışında temasta olunan isimler var mı?

Aydın Örs & Oktay Mahmuti ikilisi gelecek diye duydum ben. Onun dışında ekstra bir isim bilmiyorum açıkçası.

9-) Galatasaray'da yaşanan skandalı baştan bir alabilir miyiz? Sonuçta bu olayı ortaya çıkaran blog olarak seninki gösteriliyor.

Olayı ortaya çıkartmak biraz fiyakalı bir itham oluyor açıkçası, sevmiyorum onu. Olayın ortaya çıkışında (kendi sitemde de yazdığım gibi) aslan payı Oyak Renault kulübünündür. Kulüp başkanı Alpay Şar ve menajer Sabri Can önderliğinde tüm staffın bu başarıda payı var. Başarı diyorum zira ortada Türkiye Basketbol Federasyonu'nun kandırılması durumu, TBF'nin Renault'nun itirazına yalan yanlış bir ret cevabı verişi, evrakta sahtecilik gibi korkutucu durumlar var. Ve bunun ortaya çıkarılması büyük bir başarıdır bana göre. Ben Renault'nun ilk itirazından önce başlamıştım bu olayı kaşımaya. Önce 5 maç ceza nasıl çekildi sorusuna yanıt aradım, menajer Mert Uyguç'tan Almanya sonrasında Belediye ve Yeşilyurt ile iki maç alındığı ve cezanın bu şekilde çekildiği yanıtını aldım. Sonra bu iki maçtan şüphelendim, öyle ya ne bir haber, ne bir istatistik, ne bir skor, hiçbir yerde hiçbir şey yayınlanmadı. Ama MHK'den bu maçlara hakem atandığı ve maçların oynandığı bilgisini alınca kendi adıma kapattım durumu. Sonra Renault cephesinden Cemal'in Almanya'da aslında oynadığı ile ilgili bir bilgi aldım ve tırmalamaya tekrar başladık. Sonrasında resimler bulundu, videolar bulundu, istatistik kağıtlarında Tufan'ın içine Cemal kaçtığı anlaşıldı ve olaylar patladı.

Kimileri de bu işin F.Bahçe Ülker maçı sonrasına denk gelmesini planlı olarak zannediyor ya hala, asıl ona gülüyorum. Maç bitti, pazartesi bana bilgi geldi, Salı akşamı resimler bulundu, Çarşamba öğlen resimler benim bilgisayarımdaydı, sonrasında da yayınlandı zaten. Bu aralar konusuzluktan basketbol konuşmaya başlayan Telegol ekibinden Gökmen Özdenak Aziz Yıldırım'ı suçladı bu konuda. Kesin onun parmağı var diyerekten. Sonra geçen gün Mehmet Cansun da onun türevi bir açıklama yaptı. Gülüyorum sadece. Madem öyle beklerdi, devre arasında çıkartırdı F.Bahçe Ülker ne olacak? 15 maç hükmen yenilgi alırdı G.Saray. Daha temiz iş olurdu.

10-) Cezaları nasıl buluyorsun? Genel görüş olan Galatasaray'a normal Kinsey'e az ceza verildiğine katılıyor musun?

Teknik heyete verilen cezaların hiçbirine üzülmem. Az bile yapmışlar. Büyük bir şark kurnazlığı bu zira. Nasıl bir cesaret, çözemedim. Okan Çevik milli duygular falan diyor ama milli duygular ne zamandan beri evrakta sahtecilik yaptırtıyor diye sorarlar adama. Yiğiter abi olaya başka bir açıdan bakmıştı geçen gün, sakatlar çok olunca ulan kalkıp da 30-40 fark yersem işimi kaybeder miyim diye düşünmüş olabilir dedi Okan Çevik için. Mantıklı geldi düşününce. Ama hadi o 2 maçta oynattın, adam cezasını tamamlasın diye gelip Belediye ve Yeşilyurt ile iki uyduruk maç alana kadar 4 tane al öyle çektirt. Madem elinde hazırlık maçlarında bu cezayı eritme gibi bir lüks var, kullan onu adam akıllı. Yok yok kabul edemiyorum hiçbir şekilde. Açıklama falan da yapmasınlar, çünkü mantıklı bir izahı yok bunun. Kapanıp evde otursunlar bir süre.

Oyunculara verilen cezalara ise üzüldüm açıkçası. Özellikle Tufan'a verilen ceza tam bir komedi. Tufan'ın suçu ne ise tüm takımın da suçu odur. O zaman tüm takıma versinler dörder ay ceza. Yalana ortak olmaksa hepsi oldu, bu olayın karar merciileri değillerdi hiçbiri ama gizlenmesine de göz yumdular. Bu kanaldan girip 4 ay ceza alıyorsa Tufan, bence tüm takım almalı.

Kinsey'nin cezası komik. Sadece komik. Mirsad ve Haislip sahada yumruklaşmışlardı, 9 maç ceza almıştı her iki oyuncu da. Karşıyaka maçında taraftardan gelen çakmağı tribünlere geri yollayan Gaines 2 maç ceza almıştı. Bu olaylarla kıyaslayınca ortada standart bir tutum olmadığı net bir şekilde görülüyor. 2 maç nedir yani?

Bu arada kulübe verilen cezalarda bir indirime gidilecektir diye düşünüyorum. En azından -5 puan olayı tahkimden döner, kanımca.


11-) Galatasaray'ın yeni teknik sorumlularını nasıl buluyorsun? Yapılması gerekenler yapılmaya başlandı mı? Bundan sonra neler yapılmalı?

Gerekenler yapılmaya başlandı mı kısmı için bir yorum yapamam (en azından teknik heyetteki insanlarla ilgili) ama kulüp olarak çok çabuk ve kendilerine yakışır şekilde kararlar aldıkları kesin. Özellikle Yiğit Şardan'ın istifası derslik. Anlayana tabii. Yeni gelen teknik heyet iyi midir kötü müdür bu yorumu yapamam dediğim gibi, ancak Nur Gencer ismi Turgay Demirel ile olan zıtlığından dolayı federasyona verilmiş bir mesaj da olabilir gibi geldi bana. Naçizane fikrimdir.

12-) Beşiktaş'ı nasıl buluyorsun? Fenerbahçe ve Efes Pilsen'in arasına girebilirler mi yoksa nefesleri mi yetmez.

Kesinlikle bu yıl çok pozitif basketbol oynuyorlar. Efes Pilsen'den de F.Bahçe Ülker'den de iyi oynuyorlar. Efes maçında strese yenildiler, özellikle Cevher ve Chatman çok stresliydiler. Aliağa deplasmanında ise Chatman stop edince istediklerini uygulayamadılar. Ben keyif alıyorum onların basketbolunu izlerken. Şampiyonluk yolunda arka planda kalabilirler ama seyirci arkalarında olduktan sonra normal sezonu ilk 2 sırada bitirip, bir final oynama sürprizini de gerçekleştirebilirler, neden olmasın.

13-) Efes final four'un önemli adaylarından biriydi sezon başında. Bu görüşe katılıyor musun?

Final-Four oynamak öyle çok da kolay değil açıkçası. Olympiakos, Panathinaikos, Siena, Barcelona, Real Madrid, Maccabi gibi takımları öyle milyon dolarlar harcayarak geçemezsiniz. Adamlar ciddi anlamda önem veriyorlar bu işe, plan program olayı had safhada. Ben şahsen ne Efes Pilsen'i ne de F.Bahçe Ülker'i o seviyede görmüyorum. Bu yıl da Final-Four oynamaları gibi bir beklentim yok şahsen. Acı ama gerçek.

14-) Senelerdir Fenerbahçe'nin final8 oynaması dışında bir başarımız bulunmuyor. Bunun sebepleri neler?

Türkiye'nin Dünya üçüncüsü olduğu zamanki eleştirilere benzeyecek belki ama F.Bahçe Ülker'in son 8'e kalma başarısı da güzel bir kura şansıydı yani. Yoksa o kadar az galibiyetle son 8 oynatmazlar adama. Ama oynandı mı? Oynandı. Ve hatta bunu da Tanjevic mi yaptı? Kağıt üstünde evet. :)

15-) Bir yerde fanatik olmasan da Lakers'a sempati duyduğunu görmüştüm sanki, doğru mu hatırlıyorum?

Fanatiklik çok kalır belki ama sempati de az kalır yani Lakers ile ilgili duygularımın tarifi için. Küçükken renklerin benzerliğiyle başladıydı aşkımız, hala da sürüyor. Ne olursa olsun Lakers abi. Lakers olsun çamurdan olsun. Ne demişti zamanında NBA TV'de maç yorumculuğu yaparken Mete Aktaş: 'Bu formanın hakkını vermeleri lazım'. Budur tam karşılığı. Hakkı verilmesi gereken bir formadır Lakers forması. :)


16-) Basketbol dışında futbol da izler misin? Fenerbahçe dışında takip ettiğin takımlar var mı?

Basketbolu izlediğim kadar futbolu da izlerim. Sıkı F.Bahçeliyim, gizlemiyorum. Ama basketbolda değil, futbolda. Basketbolda ligin tamamına aynı uzaklıktayım. Bunu zaten sitede her takıma eşit yer vererek, takım gözetmeksizin her türlü analizi, haberi yayınlayarak sağladığımı düşünüyorum. Yeri geliyor F.Bahçe yönetimini eleştiriyorum, yeri geliyor Tanjevic'i yerden yere vuruyorum, bir bakmışsınız G.Saray'ın skandalını yazıyorum, sonra kalkıp Beşiktaş'ta oyunculara paraların ödenmeyişine şaşırıyorum, gidiyorum Murat Özyer'in Telekom'da da aynen devam edişine bir eleştiri yolluyorum. Ama bir bakıyorum F.Bahçeli olmakla, bir bakıyorum G.Saraylı olmakla, bir bakıyorum Beşiktaşlı olmakla suçlanıyorum. Takmıyorum kafamı pek bunlara. İçinde küfür olmadığı sürece benim hakkımda yapılan her türlü itham dolu eleştiri mesajını da yayınlıyorum blogda. İnsan herkesi kendi gibi bilirmiş teziyle avutuyorum kendimi.

17-) Mutlaka PS oynuyosundur. 2K serisi mi yoksa Live serisi mi? Bunun dışında oynadığın oyunlar var mı?

PS oynamayan var mı yahu? :) 2K serisini tek geçiyorum izninizle. Onun dışında ben öyle stratejiymiş, maceraymış, oymuş buymuş sevmiyorum pek. Spor oyunu oynuyorum, PES, FIFA, NHL, Virtua Tennis. Sporcu adamı bozar gerisi. :) A bir de Guitar Hero. Dehşet.

18-) Onun dışında özel hayatında neler yaparsın? Nişanlandığını görmüştüm blogunda, burdan da kutlayalım bu arada. :)

Eyvallah sağolasın. Nisan 2010'da düğün var kısmetse. Özel hayat şu sıralar ev arama, eşya bakma gibi klasik dönemeçlerden dönmekle geçiyor. İş, Salsabasket, evlilik hazırlıkları, ailem, nişanlım, arkadaşlarım, basketbol maçları, dergi & kitap, PS3, gezmek tozmak. Şimdilik bu kadarını sığdırabiliyorum hayata.

19-) LA Gencoları hakkında ne düşünüyorsun? Neler yapmalıyız? Bir önerin var mı?

Tarz gayet güzel, yazılar da özgün ve keyifli. Lakers özlemimi giderdiğim, takip ettiğim bir blog. Öneri olarak ne verebilirim? Şu klasik Blogger temasından sıyırabilirsiniz belki blogu. Nette bir sürü tema var Blogger için, başka bir boş blog üzerinde yapılacak ufak bir iki denemeyle daha da agüzel bir dizayn sahibi olabilirsiniz. Çoğu blogger arkadaşıma aynı tavsiyeyi veriyorum bu aralar, değişiklik hoşuma gidiyor. Birçok blog bu yola başvurdu zaten bu aralar. Çok da güzel oldu.

20-) Çok teşekkür ederiz Anıl abi hem samimi cevapların için hem de teklifimizi kabul ettiğin için. Çok keyifliydi.
Mutlu ettiniz, eyvallah.

Lakers - Knicks (11-3)

video

24 Kasım 2009 Salı

Güle Güle Güzel İnsan!



Böyle çok gençken aldığım adamları çok seviyorum. Hele bir de takımın en önemli oyuncularından biri olunca evladım gibi sevmeye başlıyorum. O sakatlanınca benim içim acıyor, onun morali düşünce ben de üzülüyorum. Eheh şaka bi' yana yolun açık olsun Mollo!

* Fotoğrafın büyük hali için fotoğrafa tıklayabilirsiniz.

Milad


Kulaklarıma inanamıyorum! Bu bir milad olmalı. Star TV'de Inter Barcelona maçını İlker Yasin anlatıyor ve Rıdvan Dilmen yorumluyor. Umarım sürekli bir iştir ki Şampiyonlar Ligi'ni adam gibi birinin yorumlarıyla dinleyebiliriz.

"Rıdvan Dilmen 10 yaşına kadar konuşamamış sonra futbol topu görünce maç yorumlamaya başlamış" ?!

Oden ve Kariyer Gecesi





Oden'ın kariyer gecesi. Gerçekten bir basketbolsever adına sevindirici bir durum. Noah karşısında bu performansı sergilemesi de ayrıca takdire değer ama benim asıl değinmek istediğim Oden'ın üstünden vurulan smaçlar. İkinci videoda 2. sırada Noah'ın, 1. sırada da Rose'un vurduğu muazzam smaçlar var. İkisi de birbirinden güzel smaçlar gerçekten. Smaçların bulunduğu video için 1. videoyu, Oden'ın bireysel performansı için 2. videoyu izleyebilirsiniz.