11 Ekim 2010 Pazartesi

Gencolar Kaçar

Beni bilen bilir, duygusala bağlarsam fena kayışı kopartma ihtimalim var, o yüzden fazla uzatmamaya çalışıcağım..

İlk etapta LakersTR bünyesinden topladığımız beş kişiyle çıktığımız yolda zaman zaman yedi, zaman zaman bir kişi bile olduk. Açık konuşmak gerekirse, başlangıç ve çok az zaman ilerisi hariç, hiç bir zaman istediğimiz gibi olmadı. Ben buradaki her yazara sonuna kadar güveniyorum ve potansiyellerini de biliyorum ama bazen olmayınca olmaz işte.

Yazı ritmleri, kafa yapıları, belki de amaçlar uymadı ve gerektiği gibi başarılı olamadık.

Çok fazla uzatmaya gerek yok, siteye tek bir resim bile koysa da emeği olan herkese aynı dozda teşekkür ediyorum. L.A. Gencoları macerası burada sona ermiştir, takibiniz ve ilginiz için teşekkürler.

28 Eylül 2010 Salı

Güle Güle Çalımbay!


Belliydi... Bir yerde böyle düşüş yaşanacağı, alınan skorların oynanan futbolu yansıtmadığından belliydi. Rıza Çalımbay senelerdir bu takıma bir türlü top oynamayı öğretmedi, Eskişehirspor'u sadece televizyondan 3 büyüklere karşı izleyenler "Oo efsane geri döndü seneye Avrupadalar" diye düşündü ancak takımı bir kez olsun bir Anadolu takımı karşısında izlemiş olsalardı eminim bütün fikirleri değişirdi. 3 büyüklere karşı maça diğer Anadolu takımlarından da fazla olarak konsantre olan takım, Anadolu takımlarına karşı oynadığı maçlarda üç pas yapamayan, organize bir atağı olmayan, tamamen kaos futbolu oynayan bir takım görüntüsü verdi, izleyenler bilir.

Rıza Çalımbay takım Süper Lig'e çıktığından beri başında ve bu 3 senede takım hiçbir gelişim gösteremedi. Pele, Sezer Öztürk, Tello, Batuhan, Jaycee, Ivesa gibi değerli parçalara sahip olmasına rağmen takım bir türlü istenilen oyunu oynamadı. Bir de sezona "şampiyon olacaz" diye başlayınca taraftar bir anda gelen kötü sonuçların ardından Çalımbay'ın biletini kesti, Eskişehir için de hayırlısı oldu. Tabii burada hedeflerini şampiyonluk olarak açıklayan yönetimi de eleştirmek lazım. "Şampiyonluk için henüz erken, Avrupa kupalarını hedefliyoruz" tarzı daha realistik bir açıklama ile kötü günlerde hocayı taraftarın önüne atmış olursun, ancak Halil Ünal tıpkı diğer bir sürü Anadolu takımı başkanı gibi hedefi şampiyonluğa koydu ve kötü başlayan sezonda Rıza hocanın kellesini taraftara verdi ve şimdilik yırttı. Ha tabii takım yine kötü giderse sıra kendisine gelecek o ayrı...

Gelecek hoca Ümit Karan konusunda ne yapıcak bilmiyorum -affedilmesi muhtemel- ama ben olsam hayatta affetmem. Sürekli kumar oynadığını duydum, barın tuvaletinde sigara içerken bizzat da gördük. Verirsen o yaştaki herife 3 yıllık sözleşme o da keyfine bakar tabii, saygılar Halil başkan!

24 Eylül 2010 Cuma

Türkler Amerikan Basınında


NBA sezonunun başlamasına 32 gün kaldı. Ve ortam yavaş yavaş ısınmaya başladı. Bu sezon 5 oyuncuyla temsil edileceğiz ve Amerika basınında da oyuncularımızın haberleri ve incelemeleri de çıkmaya başladı. Tek tek bakalım:

- Öncelikle en sıcak gelişmeden başlamak gerekiyor. Beşiktaş'ın Iverson'ın peşinde olduğu konuşulmaya başlandı. Dün gece ilk defa Hürriyet'in internet sitesinde gördüm ve açıkçası haberin içeriğini gördükten sonra pek inanmadım. Özellikle "Yalçın, Iverson’un yanı sıra Porto Riko Milli Takımı’nın 2.22’lik devi Peter Ramos’un da Beşiktaş’a çok uygun bir isim olduğunu belirtip, bu oyuncunun menajeriyle bir ön görüşme yaptıklarını belirtti. Allen Iverson’a yaptıkları transfer önerisi hakkında Hürriyet’e özel açıklamada bulunan Şeref Yalçın, “Iverson’a teklifimizi sunduk. Şimdi kendisinden cevap bekliyoruz. Eğer kabul etmezse en az onun kadar ünlü başka oyunculara yöneleleceğiz” dedi." bu cümleyi okuduktan sonra haberin samimiyetine inanmadım. Ancak bugün haber Amerikan sitelerine de düşmüş durumda. Ancak onlarda farklı tellerden çalıyor. Örneğin Hoopshype "Outlandish unsubstantiated rumour of the day: Turkish team Besiktas considering a move for Allen Iverson" cümlesini taşımış sitesine ancak Yahoo'da Çin takımlarından New Fujian'ın Iverson'a yıllık 4 milyon dolar önerdiği söyleniyor.

İşin haber kısmını geçip kendi görüşümü belirtmekte fayda görüyorum. Açıkçası genel kanının aksine ben bu transferin gerçekleşebileceğini inanıyorum, hem de Çin takımları gibi 4 milyon dolarlara çıkmadan. Iverson'un rekabetçi bir yapısı var ve Marbury gibi amaçsız ve değişik kurallı Çinli ligine gitmektense Avrupa'da bir takımı tercih edeceğini düşünüyorum. Beşiktaş bu transfere 2-2.5 milyon dolarlık bir bütçe ayırırsa bu transferin olabileceğini düşünüyorum ben. Tabii Beşiktaş bu parayı verir mi, verirse hata mı yapmış olur orası ayrı bir tartışma konusu.

- İkinci haber nba.com'dan Schuhmann'ın Semih Erden ve Ömer Aşık değerlendirmesi. Öncelikle belirteyim herifin yazdıklarının büyük bir kısmı ve güzel bir analiz olmuş. Okunası yani. Yazıdan bir özet çıkarmak gerekirse, iki ismin birbirine benzer özelliklerde olduğu söylenmiş. Ömer Aşık'ın kendini geliştirdiğinden ve çalışma karakteri olarak düzgün bir sporcu olduğu belirtilmiş. Semih Erden'in daha atletik olduğunu ve 4 numarada da oynayabileceğini belirtmiş. Semih'in Celtics'te 4. pivot olduğunu ancak Perkins'in sakatlığı dolayısıyla forma şansı bulabileceğinden bahsedilmiş. Ve tabii haklı olarak ikisinin de kalınlaşması ve güçlenmesi gerektiğinden bahsedilmiş.

Konsantre bir Semih Erden'in turnuvada neler yaptığını gördük ancak sabırlı olması ve çok çalışması gerekiyor. Celtics'in uzun rotasyonu tam bir yaşlılar ordusu. Kevin Garnett, Jermaine O'neal, Shaquille O'neal normal sezonda ne kadar sağlıklı kalabilecek soru işareti. Ancak önünde çok fazla alternatif var ve ilk sene oynaması şimdilik zor gözüküyor. Perkins'in şubata kadar oynamayacak olması bir şans ancak yeterli değil.

- Son olarak ise NBA'in şaklabanı Shaq'ın Semih Erden hakkında söylediklerini paylaşayım: "O’Neal had intended to show up toward the end of the Shamrock Classic golf tournament yesterday, but by the time he arrived the clubhouse was clearing out. He’s still been able to bond with some teammates, though. “I’ve been talking to the guy from Turkey, Semih [Erden] O’Neal said. “We’ve been having some conversations — in Arabic, of course." Şakacı çocuk seni, ne güzel espri yapmış öyle.

Klişeler | Bol Bayanlı Popçu Klipleri

Öncelikle belirtmek isterim sevgili okur, daha NBA, Euroleague, TBL sezonları başlamadı. Açıkçası paşa keyfim Dünya Şampiyonasındaki heyecandan sonra şu an süper lig izlemek pek istemiyor. Blogdaki durgunluk en kısa zamanda bitecek inşallah. Bu arada ben de yeni bir yazı dizisine başlıyım istedim, devamı da gelir.



Gelelim yazının sebebi. Başlığı okuyanların hemen kafasında bir ampül yanmış olabilir. Serdar Ortaç'la başlayan "kliplerde 4-5 dansçıyla fazlasıyla yakınlaşarak dansetmesi" inanılmaz moda oldu pop dünyasında. Üstteki fotoğraf Serdar Ortaç'ın gitme klibinden. Bu işin üstadı olan ve hep klibinde dans eden bayanlarla birlikte olduğu iddia edilen Serdar Ortaç'ın varisi olarak Murat Dalkılıç'ı rahatlıkla gösterebiliriz. Hemen bakalım:



Fotoğraf Murat Dalkılıç'ın son klibinden. Mustafa Sandal'a ise kliplerinde öncelikle diğer meslektaşları gibi 3-4 bayan eşlik ediyordu ancak Natalia (dansçı kızlardan bir tanesi.) ile evlendikten sonra kliplerde sadece onu gördük. Diğer popçulardan Murat Boz (hatta Kenan Doğulu'yu da buraya katabiliriz) kliplerinde fazla sayıda dansçı kullansa da dans ederken sadece 1 bayan kendisine eşlik etmekte.

Benim bildiğim ve araştırdığım kadarıyla tek kişiyi bu isimlerden ayırabiliriz: Soner Sarıkabadayı. Daha çok müzisyen yönüyle öne çıktığı söylenen Soner Sarıkabadayı'ya kliplerinde genelde sadece gitarı eşlik ediyor. Kliplerinde ender sayıda bulunan bayanlar ise genelde sexapaliteye uzak duruyorlar.

Geçmişten Kareler #26 | Tanju&Hülya


Fotoğraf Scugnizzi'nin Twitter'ından. Fotoğraf için ona da bir teşekkür. Görmeyenler için hoş bir fotoğraf olsa gerek.

17 Eylül 2010 Cuma

WNBA Finals: Seattle Storm 3-0 Atlanta Dream | Ben bunu bir yerlerden hatırlıyorum!

Önce normal sezona çok kısa bir göz atalım. NBA'de son yıllarda Batı'nın Doğu'ya genel anlamda büyük üstünlüğü var. Yani şöyle, Doğu takımlarından 1-2'si çok iyi, kalanlar çerez. Batı takımları ise grup halinde çok iyi. Hani Batı'da 14. sırayı alan takım Doğu'da playoff yapar diyorlar ya, bunu demeye çalıştım. WNBA'de ise bu sezon bu resmin tersini gördük. Doğu takımları genel olarak iyilerdi, Batı ise çil yavrusu gibi dağıldı ama ligin en güçlüsü de Batı'dandı: Seattle Storm. Seattle, 17 iç saha maçının tamamını kazanırken, 17 dış saha maçında sadece 6 fire veriyor ve sezonu 28-6 ile ilk sırada tamamlıyordu. Kalan 3 takım ise Phoenix Mercury, San Antonio Silver Stars ve Los Angeles Sparks. Doğu'ya baktığımızda ise, Doğu sonuncusu Chicago Sky'ın Batı'da rahat playoff yaptığını görüyoruz. Playoff'a çıkan takımlar ise Washington Mystics, New York Liberty, Indiana Fever ve son sıradan Atlanta Dream.

Playoff ilk turunda Storm, Sparks'ı, Dream, Mystics'i, Mercury ise Silver Stars'ı 2-0 le rahat geçerken Fever-Liberty serisi büyük heyecan sahne oldu. İki takımda kendi sahalarındaki maçları kazanırken, 3. ve son maçı Liberty 77-74 kazanarak Konferans Finali'ne yükseldi. Konferans Finalleri'nde Storm 2 maçta da zorlanmasına karşın Mercury'yi yendi ve finale yükselen ilk ekip oldu. Atlanta Dream ise Liberty'e karşı ilk maçı kazandıktan sonra kendi evinde oynadıkları 2. maçı da yıldızları Angel Mccoughtry'nin 42 sayısıyla kazanıp finale yükseldiler. Bu 42 sayı aynı zamanda WNBA Tarihi'nde playoff'ta bir maçta atılan en yüksek sayı.

1. Maç: Atlanta Dream 77-79 Seattle Storm

İlk maç geçtiğimiz pazar gecesi oynandı. Maçı izleyemedim, NTVSPOR da banttan yayınlanmış sonra. Tabii FIBA Dünya Şampiyonası Finali vardı o gün. Türkiye-ABD maçına satmak zorunda kaldık. O maç bittikten sonra atdhe.net'ten son dakikalarına yetişebildim maçın. Özet ve boxscore yorumculuğu olacak biraz ama olsun o kadar. Bir ara 22-9'u görmüş Seattle ilk çeyrek. Daha sonra 8-0 ile geri dönmüş Dream ve 2. periyotta da hızı kesmeyip devreye beraberlikle girmeyi başarmış. Ben maçı açtığımda 2 dakika vardı ve Storm 75-69 yeniyordu. Lauren Jackson'ın aldığı teknik faul ve yaptığı bir top kaybı maçı bir anda ortak etti Dream'e. Mccoughtry ve Castro-Marques hızlı basketler buldu ve skor bir anda 77-77 oldu 1 dakika kala. İki takımda üst üste hücumlardan boş döndüler ve son sözü 2.6 saniye kala Sue Bird söyledi. Sue, sezon içinde de Kobe'ye bağlıyordu zaman zaman bu clutch atışlarıyla. Bunu final serisi 1. maçında yapmak çok daha anlamlı tabii. Seattle'a baktığımızda normal sezon MVP'si Lauren Jackson'ın 26 sayı, 8 ribaunt ile oynadığını görüyoruz. Sue-Swin-LJ üçlüsüne herhangi bir takım arkadaşından önemli katkı geldi mi Seattle'ın maç kaybetmesi imkansız gibi. İlk maç Camille Little bunu başarmış ve 18 sayı, 11 ribaunt ile oynamış. Dream'de ise yıldız isim Angel Mccoughtry ilk yarı faul problemleriyle boğuşurken son çeyrek de Vesela ile çarpışıp yüzüne önemli bir darbe aldı ve uzun bir süre kenarda oturdu. Oyunda sadece 21 dakika kaldı ve standartları dışında kötü bir şut yüzdesiyle 19 sayıda kaldı. Ekürisi Castro-Marques de öyle...

2. Maç: Atlanta Dream 84-87 Seattle Storm

2. maçı izleyebildik. Dikkatimi çeken ilk şey Storm taraftarı oldu. Seattle şehri basketbola acıkmış belli. 15.000 küsür taraftar vardı Seattle'ın arkasında ve hepsi son derece ateşli. Saha içindeyse Seattle'da Lauren Jackson hariç herkes durgundu başlarda. Elleri iyice ısınan Jackson'a indi bütün toplar, LJ de bol bol faul çizgisine gitti. Dream ise hızlı hücumlarla sayı bulmaya çalıştı, Angel Mccoughtry'nin kullandığı 10 küsür toptan sadece 2'sinde isabet bulmasına rağmen ilk çeyreği 21-19 önde kapadılar. 2. çeyrekte Seattle hücumu açıldı ve özellike Tanisha Wright ve Swin Cash ikilisi dış atışlarla etkili oldu. Mccoughtry'nin şut yüzdesi azıcık yükseldi ve Castro-Marques takımı oyunda tutmaya çalıştı Dream'de. Devreye 49-47 önde giren Seattle Storm'du. 3. çeyreğe Seattle "fırtına" gibi başladı. Maçı koparacaklar mı derken seyirci desteğiyle de beraber, Atlanta'nın 10-0'lık serisi geldi. Bu sefer rüzgarı arkasına alan takım Atlanta Dream'di fakat o ana kadar skora pek katkısı bulunmayan Sue Bird, en önemli anda ortaya çıkıp, Dream savunmasını delerek 2 turnike isabeti buldu ve momentumu tekrar lehlerine çevirdi. Son çeyrekte savunmalar sertleşti. İlk 6 dakikanın skoru 4-6 Seattle. 2 dakika kala Cash'in üçlüğü skoru 81-73 yaptı ve Seattle 2-0'a çok yaklaştı. Ancak Atlanta'nın inatçı yapısı bir kez daha kolay pes etmemelerini sağladı. Son anlarda kötü oynayan Angel Mccoughtry şapkadan tavşan çıkartarak 5 sayı buldu ve farkı 3'e indirdi ancak Seattle Storm, kendilerine yapılan taktik faulleri kaçırmayınca maçı 87-84 kazandı ve durumu 2-0 yaptı. Dream'e baktığımızda Angel Mccoughtry'nin kötü şut atıp 21 sayısını ve Castro-Marques'in 10/20 ile 21 sayısını görüyoruz. Seattle'da ise LJ 16 sayı, 7 ribaunt, Swin Cash 19 sayı, Sue Bird 10 sayı, 5 asist. Büyük üçlüye bu seferki yardım ise Tanisha Wright'tan: 17 sayı.

3. Maç: Seattle Storm 87-84 Atlanta Dream

Finalin Atlanta'daki ayağı Phillips Arena'da, Key Arena'daki kadar seyirci yoktu. Hem salon, Seattle'a göre nispeten boştu, hem de çokça Storm taraftarı da vardı. Belki bunun da gazıyla Storm 9-0 ile girdi maça. İlk moladan sonra uyanan Dream, liderleri Angel Mccoughtry'nin 11 sayısıyla geri döndü ve çeyreği 28-24 geride kapadı. 2. çeyrek de bu gazla iyi bir oyun oynadılar. Bir dönem Fenerbahçe'de de forma giyen Miller kardeşler dışarıdan yüksek yüzdeyle oynadı. Angel'da iyi bir yüzdeyle 19 sayıyla bitirdi ilk yarıyı. Skorbordda Dream'in 44-43 üstünlüğü yazıyordu. Lauren Jackson'ı çok iyi durdurdular ilk yarıda. 3. çeyrek Atlanta'nın iyi oyunu devam etti ve Castro-Marques'in de katkılarıyla 59-53 öne geçtiler. İşte kırılma noktası burası. Tecrübeli Swin Cash aynı noktadan üst üste 2 üçlük sağlayarak eşitliği yakaladı, sonra Sue Bird'ün üçlüğü geldi ve sonra LJ'in kombine 5 sayısı. 14-1'lik Seattle serisi son çeyreğe Storm'un 67-60 önde girmesini sağlarken Atlanta adına korkulacak durum Lauren Jackson'ın da uyanışıydı. Seattle son çeyrekte işi sıkı tuttu, Dream'de de sezonun noktalanacağı korkusuyla telaşlı atışlar geldi ve oyun 8-9 farka sabitlendi. Bir ara Dream geri dönecek gibiyken Swin Cash'ten bir öldürücü üçlük daha geldi. Yine de inatçı Dream 02.42 kala 83-73 iken Mccoughtry'nin 9-2'lik serisiyle geri dönmeyi başardı. Tanisha Wrigth'ın son anlarda 0/2 serbest atışları var. 6 saniye kala Castro-Marques'in turnikesi farkı 1'e indirdi ancak taktik faullerden 2/2 ile döndü bu sefer Seattle, Camille Little ile. Son hücumda önce Angel Mccoughtry, sonra da Miller üç sayılık atışı sokamayınca 2010 WNBA Şampiyonu Seattle Storm oldu. Angel Mccoughtry'nin 13/23 ile 35 sayısına, Castro-Marques'ten başka katkı gelmeyince, skor dağılımını çok iyi yapan Seattle maçı ve şampiyonluğu kazandı.

Maçın sonunda kupa törenini izleyemedik. Spiker Orkun Çolakoğlu, twitter hesabında sorunun NTVSPOR'dan kaynaklanmadığını yazdı. Ben de atdhe.net'ten baktım, yayıncı kuruluş ESPN de maç bittikten hemen sonra poker yayınına geçti. Rezillik resmen. Normal sezonun da MVP'si olan Lauren Jackson, Finallerin de MVP'si oldu. Seattle, normal sezonu dağıttıktan sonra Playoff'ları da 7-0 ile kapattı ve 2004'ten sonra 2. kez şampiyon oldu. Henüz 2007'de kurulan ve 3 yıllık bir takım olan Atlanta Dream ise Doğu'yu 4. bitirip buraya gelerek tüm takdirleri topladı. 3 maçta da Seattle'ı sonuna kadar zorlayıp 3 maçı da kaybetmeleri ise bana geçen senenin TKBL Finali olan Fenerbahçe-Galatasaray mücadelesini hatırlattı...

12 Eylül 2010 Pazar

Büyük Finale Saatler Kala


- Sözün bittiği yere gelmeden önce son söyleyeceklerimizi söyleyelim. Öncelikle Amerika medyasının ne düşündüğüne bir bakalım:

- Anladığım kadarıyla kendilerinden eminler. Genel olarak bahsettikleri ortak şeyler var. Örneğin dün takım olarak &61 ile serbest atış atmamıza dikkat çekmişler, Ömer Aşık'ın rezalet serbest atış yüzdesi de dikkatlerini çekmiş.

- Takım olarak organizasyonsuz olduğumuzu düşünüyorlar yarı final maçında. 27 basketimizin sadece 10 tanesini asist üzerinden bulduğumuzu bahsetmişler ki adam adama savunmalarının bizi iyice boğacağını düşünüyorlar.

- Hemen hemen her sitede Ömer Aşık'ın numara yaptığını ve faulleri Ender'in atması için abarttığını söylemişler. Ne kadar abarttı bilmiyorum ancak Sırbistan karşısında böyle çirkeflikler yapmak lazım. Ömer Aşık'ı eleştiren varsa saçmalamasın. Bu arada şimdi dikkat ettim de ESPN "oscarlık hareket" olarak görmüş bu hareketi. One münit. Siz oscarlık hareketleri daha iyi bilirisiniz.

- Taraftara dikkat çekmişler ve 2004 Atina olimpiyatlarından sonra en ateşli seyirciye karşı oynayacaklarından bahsetmişler.

- Coach K'nin genç Amerika takımını finale taşıdığının altını çizip koçlarını övmüşler. Bu takımın sadece 6 haftadır beraber olduğunu ve buna rağmen finale geldiklerinden bahsedilmiş.

- Doğal olarak Durant'e övgüler var. Yahoo "Global Leader" başlığını atmış ve Durant'in ABD milli formasıyla atılan en yüksek sayı olan 38'e ulaştığını belirtmişler. Daha önceki rekor 35 ile Carmelo'ya ait bu arada. Durant'in 11 Eylül'e gönderme yapan ayakkabılarına da methiyeler düzülmüş.

- Onun dışında bizim takım hakkında fazla bilgi paylaşmamışlar. Sadece seyirciye karşı sakin kalırsak rahat alırız tarzı konuşuyorlar. Kolay geçeceğini sanıyorlar.

Şimdi gelelim kendi düşüncelerime:

- Öncelikle mutlaka ve mutlaka süpriz skorerler çıkarmalıyız. Hidayet'in karşısında İguodala olacak ve mümkün olduğu kadar onu devreye sokmamaya çalışacaktır. NBA'in en kötü 1. adamı dün Kleiza'yı çok iyi savundu ve onu devre dışı bıraktı. Belki Hidayet 1/11 atmaz ama karşısında iyi savunma olacağı için mutlaka farklı isimlerden katkı almamız lazım. Sinan'dan, Ersan'dan, Ömer'den, Kerem'den ve tabii ki uzunlarımızın hepsinden birşeyler almamız lazım.

- Malum ABD'de Odom 5 numara oynuyor ve dün de Javtokas karşısında sorun yaşadılar. Biz de özellikle maçın başında topu sabırla içeriye indirmeliyiz. Odom'un bolca üzerine gitmeliyiz ve mümkün olduğunca yıpratmalıyız. Çünkü bizim match up zone'da ortada aldığı toplarla bizim uzunlara çabukluk avantajını kullanarak sorun yaratabilir. Ama Odom'un maça kötü başladığında oyundan kopabildiğini biliyoruz ki Chandler'ın da rotasyon dışı kaldığını düşünürsek pota altında sadece Love kalır ki bu da işimize gelir.

- Match up zone'dan çok ümitliyim. Özellikle Durant'i 1e 1de tutamayacağımız düşünülürse zone'da yardımlaşarak onu da belirli bir şut yüzdesinin altında tutabiliriz.

- Bu maçta guardlarımıza çok önemli iş düşüyor. Özellikle Tunçeri'ye... Dün o basketi attıktan sonra muhtemelen nirvanadadır ancak onun Amerika kısalarının bunaltıcı baskısına karşı koyamaması durumunda hiçbir şansımız kalmaz.

- Ersan koçumun dışarıda oynaması bize bu maç için avantaj sağlayabilir. Ersan dışarıda oynadığı ve o her zamanki şutlarını soktuğu zaman pota altında Odom'la Ömer/Semih başabaş kalır ki bu da o pota altını deşmek için müthiş fırsat olur.

- Çok farklı şeyler geliyor aklıma. Zaman zaman Ender-Kerem ikilisine döner miyiz, Durant'i savunmada yıpratmak için Oğuz-Semih-Ömer üçlüsünden ikisini kullanır mıyız, bire birde Durant üzerinde Kerem Gönlüm'ü kullanabilir miyiz bilemiyorum... Artık sözün bittiği yer, daha fazla bişey söylemek istemiyorum. Artık iş aslan yüreklilere kalıyor. İnanıyoruz, güveniyoruz, bu ülkeyi sevince boğun...

Türkiye 83-82 Sırbistan | İnanmış Çocuklar


- Öncelikle müthiş bir heyecan yaşadık. 10 kişi beraber bir evde izledik maçı ve acaip bir gerginlik yaşadık. Ama sonu ancak bu kadar güzel bitebilirdi. Müthiş bir çoşku yaşayıp hemen kutlamaya çıktık. Unutulmazdı.

- Sevinç nidalarını bırakıp maça bakalım biraz da: Açıkçası maça çok gergin başladığımızı söyleyebilirim. Hem gerginliğimiz, hem de Sırbistan'ın takım hücumu bizim o turnuva başından beri sahaya yansıttığımız akıcı hücumu sahaya yansıtmamıza engel oldu. Özellikle turnuva başından beri belki de en iyi 2 ismimiz Ersan ve Kerem çok kötü başladı maça. Hücumda iyi başlayamamızın yanında savunmada da Teodosic'in organizasyonlarına engel olamadık.

- Turnuva başından beri savunmamızda bir eksik bulmak gerekirse içeri drive eden kısaların dışarı attığı paslarda dışarıya açılmak konusunda sıkıntı yaşıyoruz. İçeri gömülmeyi beceriyoruz ancak aynı şekilde dışarı açılamıyoruz ve zaman zaman boş şutları yiyoruz. Gittiğim Yunanistan maçında da görmüştüm bunu ki onlar o maçta fazla yararlanamamışlardı.

- Bu arada maça çok kötü başlayan Kerem Tunçeri'nin son 5 dakikada yaktığı ateş inanılmazdı. Teodosic'in 5 dakika kala farkı 8 sayıya çıkaran üçlüğünden sonra el üstünden o özgüvenle attığı üçlük, ardından 2 sayı gerideyken yine bire bir oynayıp attığı üçlük, ardından ters turnikesi, ardından Semih Erden'e asisti ve en son maç kazandıran basket. Yüreğine sağlık!

- Ender Arslan ve Semih Erden'e hayret ediyorum. Hiçbir zaman güvenilir oyunular olmayan, istikrarsızlığın kitabını yazmış, arada saman alevi gibi parlayan iki bench oyuncusu milli takımı ateşleyen ve her maç belirli katkıyı veren isimler oluyorlar. Mesela şöyle birşey var.

- Sırbistan takımı çok acaip takım yalnız. Öncelikle Teodosic inanılmaz büyük oynadı dün. Bir liderden bile öteydi. Takımı müthiş organize etti, en kritik yerlerde şutları attı vs vs. Antipatik tavırları olabilir ama kimse kalkıp sosyal paylaşım sitelerinde "Teodosic nasıl siktik ananı" tarzı şeyler paylaşmasın rica edicem sevgili okur. Adam hakikaten çok büyük. Onun dışında Savanovic ve Keselj turnuvanın yükselen değerlerinden. Savanovic 4 numara olmasına rağmen kendi şutunu yaratabilen ve özellikle 1-2 dribbling üzerinden şut atabilen bir isim. Savanovic'i Valencia'da, Keselj'yi de Olimpiakos'ta Euroleague'de izleme fırsatı bulacağız. Takipteyiz.

- Final's preview az sonra...

Kayserispor 2 - 0 Fenerbahçe



Fenerbahçe ''bence'' şu dönemlerde dönebileceği en keskin virajlardan birine çıkıyordu ve benim gidişatı gözlemlemem açısından en iyi fırsat buydu. Alex'i sahada görüp Mehmet Topuz'u sağ kanatta görünce kafamda artık çok net bir düşüncenin belirdiğini anladım. Aykut Hoca'nın isteğiyle aldığı ve çok şeyler beklediği Dia eğer hala daha yedek kulübesine mahkum ve orta bölgede sağ kanattan çok daha iyi oynayan Mehmet sağ kanatta oynuyorsa bunun tek bir açıklaması vardır : Aykut Hoca medyadan gelen sesleri gerçekten çok umursuyor ve Alex'i de bu uğurda, acemice yiyecek. Ben sonuna kadar arkasında olduğum bir kişiye nasıl bunları söylerim? Eğer bu kadar basit ve gözle görülür bir şeyi taraftarın anlayacağı biçimde ve acemice yaparsa söylerim. Gördüğüm yanlışı saklama gibi bir özelliğim hiç bir zaman olmadı. Ya Alex'i oynatmazsın ya da sahaya sürüp değişiklik yapmaya zorlayacak şekilde bir takım kurmazsın. Alex'i çıkaracağını daha maç başında beraber izlediğimiz arkadaşıma söyledim çünkü Aykut'un yapmak istediği şey o kadar açıktı ki..

Maçın başlama düdüğüyle beraber Fenerbahçe, yine ve yeniden isteksiz, hareket etmeyen futboluna devam ediyordu. Neyin yorumunu yapayım ki?

Dakikalar ilerledikçe garip bir şekilde şu güne kadar gelen süreçteki tüm hayatımı düşündüm. Bir şeyi net olarak söyleyebiliyorum ; benim en büyük tutkum Fenerbahçe olmuş. Evet basketbolu çok yakından takip ediyorum, futbolu seviyorum ama Fenerbahçe ayrı bir yerde ve ciddi şekilde sinir sistemimi etkiliyor. Misafirliğe gitmişiz, ben millete bağırıp çağırıyorum, suratım düşüyor, hayat berbat vs..

Yirmi senedir yaptığımız çeyrek final ve derbi galibyetleri dışında, ''Fenerbahçe bu sene ne oynuyor be arkadaş'' dediğim bir sene hatırlamıyorum. Hep anlık mutluluklar, hep anlık sevinçler. Galatasaray galibiyetleriyle, en yakın arkadaşlarım tarafından dalga geçilememekle yetindim hep, bunca senenin özeti bu sanırım.

Bu nasıl büyüklük? ''Büyüğüz biz, çok büyüğüz!'' laflarını duymaya başlayalı neredeyse dokuz sene oldu. Babam o arada deplasmanlara gitti, ses tellerini kopardı. Ben pencereden bakıp, ağlayıp, O'na özenirdim hep. Babam futboldan soğudu, ben O'nun yerini daha beter aldım. Hep uyardı, hep söyledi. ''Fenerbahçe bu, adamı kanser eder, uğraşma'' dedi de ben dinler miyim? Her yenildiğinde daha bi' hırsla gittim, her kaybettiğinde daha bi' savundum takımı.

Böylesi de zevkli geliyordu aslında, tutkuyla bağlandıysan bir şeye, bunları yapmak hep zevkli gelir adama.

Şimdi ne oldu? Büyüklük nidaları duyduğumuz takım o dokuz sene içerisinde sadece bir kez çeyrek final görebildi. Başka da hiçbir şey yok. Ligi bile domine edemiyoruz. Her sene yamalı kadrolar, sözde revizyon..

Bu sene, belki de tarihin en ideal kadrolarından biri, bakın en iyi demiyorum ama en ideal kadrolarından biri. Tam mı? Hayır. Yine ön libero eksik, yani tamamı düzgün bir kadroyu kimse bekleyemez oldu ama en azından tama en yakın olan kadro. Fenerbahçe'nin içinden gelmiş bir adam. Arkasında milyonlarca taraftar.

Peki devamı? Takımın geç toparlanması, şuursuzca yaratılan Alex sorunu, Cristian isimli futbolcuda yapılan gereksiz inat ve adalet terazisinin şaşması ve sonunda en büyüğü bu yükü omuzundan yavaşça kaydırmak..

Aykut Hoca'nın her daim arkasındayım ve takımı yönetme vasfı düşük diyenlere de katılmıyorum ancak sen Fenerbahçe takımının başına geliyorsan, Kayseri'ye bir tane dahi yedek stoper götürmeme gibi bir yanlış yapamazsın. Hem de göbeğinde oynayan adam henüz yeni gelmişse. Alex'i bu denli medya gazıyla yıpratamazsın.

Evet sakatlıklar, cezalılar, şanssızlıklar oldu ama bunların karşısında durabiliyorsan eğer yerin sağlam olur zaten.

Trabzonspor maçında Alex'i sahada görmeyince ''İşte budur'' demiştim. Maça göre taktik uygulayan bir hocamız oldu. Maçın sonrasında gelen ''Diğer maç için dinlendirdik'' yorumu ise beni biraz germişti.

Sanırım Aykut Hoca kriz yönetimini çok iyi beceremiyor. Bunun için beklemekten başka bir şansımız var mı? Yok.

Ya bu gömleği taşımayı, sene başından beri söylediğim şekilde öğrenecek ya da bundan böyle Fenerbahçe'ye yerli bir teknik adam gelemeyecek.

Esen kalın.

8 Eylül 2010 Çarşamba

Sinan Erdem Anıları

-Si si si si Sinan Erdem sina Sinan Erdem si...

-Turnuvanın formatı falan haftalar öncesinden belli olmuştu. Ben de çeyrek final, yarı final ve finali kovalamama rağmen bilet bulamayınca, eleme turuna mahkum kaldım. 5 Eylül Pazar ve 6 Eylül Pazartesi'ne 2 bilet aldım. Daha doğrusu aldık arkadaşla. Zone 5 tabii. Maddi sıkıntı bitmiyor bizde, neyse o konulara girmeyelim. Eleme turu 4 gün, benim param 2 güne yetiyor. Hangi gün hangi takımın maç yapacağı belli değil biz bilet alırken. Ama gruplardan kaçıncı geleceklerin oynayacakları günler belli. Mesela B grubu 1.si, kısaca B1 diyelim, pazartesi günü oynuyor, gibi. En başta amacım, Türkiye'yi ve ABD'yi canlı izlemekti. ABD, kesin B1 olur zaten dedim. Biz de ya C1 oluruz, ya da C2 diyerek, pazar ve pazartesiye bilet aldım. Sonuç olarak asıl hedefime ulaştım, Türkiye ve ABD'yi izledim, Sloven taraftarlar, Yeni Zelanda ve Haka dansı bonus oldu.

-Aslında Yeni Zelanda'nın, Fransa'yı 12 sayı farkla yenmesine bayağı bir üzülmüştüm. Fransa'dan korkmak değil de, İspanya'yı izleyememek. O maçı Fransa kazansaydı ya da 12'den az bir farkla yenilseydi, Fransa yerine İspanya'yı izleyecektik. Üzüldüğüm bir başka konu ise, izlediğim 4 maçın, 4'ünün de erken kopması. Rusya-Yeni Zelanda ve bizim maç, 2. yarı başında koptu ama nitekim 4 maçta da +18 -ironi var- fark oldu. Benim canlı izleyemediğim, yani cumartesi ve salı günü oynanan maçların 4'ünün de kafa kafaya geçmesi ise üzüntü katsayımı 2'ye katlıyor.

-Neyse, Kocaeli'den 2 arkadaş olarak gittik oraya. Ogün'ün Beşiktaş'ta bir tanıdığı, benim ise Fatih'te tanıdığım vardı, maçtan sonra kalacak yer olarak. Dolayısıyla bizim asıl endişemiz, maçlar değil de 23.00'da salondan çıkıp buralara gitmek oldu. Çok şükür gayet kolaymış dönüş yolu: Tramvay. Sinan Erdem Spor Salonu'ndan çıktıktan sonra tramvaya kadar 10 dakikalık bir yol yürüyorsunuz. Ataköy-Şirinevler tramvayına biniyorsunuz, 2 durak sonra Zeytinburnu'nda iniyorsunuz ve Zeytinburnu-Kabataş tramvayına biniyorsunuz. Ben Çapa-Şehremini'de iniyorum, Ogün ise Kabataş'ta...

-Şüphesiz ki, İstanbul'daki en modern ulaşım ağından biri bu tramvaylar. İçerisi inanılmaz ferah, klimalar son seviyede çalışıyor. Kabataş-Zeytinburnu tramvayında 40 dakikalık bir yolculuk ediyorsunuz ilk duraktan son durağa kadar. İstanbul, Kabataş ve Zeytinburnu arasından ibaret olmasa da, neredeyse mini bir İstanbul turu. Dışarıyı izlemek ve gözlemlemek müthiş zevk. Kabataş'tan Zeytinburnu'na giderken dikkati çeken en önemli şey ise yine para oluyor. Paranın su gibi aktığı yerlerden, paranın olmadığı yere doğru yolculuk. Kabataş, Tophane, Gülhane, Sultanahmet, Beyazıt gibi yerler cıvıl cıvıl, turist kaynıyor falan, Aksaray'dan itibaren, Haseki, Fındıkzade, Topkapı, Cevizlibağ, Merkezefendi, Zeytinburnu ise maddi geliri daha düşük insanların konakladığı yerler. Her şey değişiyor tramvayda ilerlerken. Marketler, Evler, Yollar, Arabalar, İnsanlar...

-Sinan Erdem Spor Salonu çok modern, çok görkemli, harikulade bir salon olmuş. Bir kaç eksiği var tabii, yok değil. Mesela skorbord bunlardan en önemli olanı. Çoğu büyük basketbol salonunda olduğu gibi ortada 4 tarafa da bakan, hem skorbordu içeren, hem de kamera görevi yapan dev bir ekran yok Sinan Erdem'de. 2 pota arkasında, üst kesimde skorbord var, çaprazlarda da 2 boxscore ve 2 televizyon ekranı var. Skorbord, o salona yakışmayacak modernlikte. Bizim oturduğumuz kesim olan, basının bulunduğu pota arkasının 3. katı, çapraz tarafta ise yukarıda bulunan hoparlör yüzünden karşıdaki ekranı göremememiz söz konusu. Onun dışında bir de açılır kapanır sinema koltukları var. Koltuklar gayet ferah fakat burası bir sinema salonu değil. Her baskette, blokta falan ayağa kalkınca, 16 bin kişinin yüzleri salona dönükken, ellerinin arkasında, alt tarafta koltuğu indirmekle meşgul olmaları elbette güzel bir şey değil. Bunlar dışında Sinan Erdem mükemmel ötesi bir salon. Abdi İpekçi'den sadece 6 bin koltuk fazla ama neredeyse 3 katı gibi duruyor.

-Sinan Erdem'e giden yol, hani şu Ataköy-Şirinevler tramvay durağında inip 10 dakika civarı yürüme gidilen yol. Tam bir kültür kalabalığı. Her milletten insan var. Kendi evinizde turist gibi hissediyorsunuz. İşte Dünya çapında organizasyon böyle bir şey. Bayrağı sırtına alan salona yürüyor. Sadece o gün maçı olanlar değil, herkes orada. Eleme Turu'nda yer alamayan Almanya'nın taraftarları, hatta turnuvaya katılamayan İtalyanlar bile orada. Belçika'lılar bile vardı ama zaten onlar Türkiye-Belçika futbol karşılaşmasına gelip, "gelmişken basketbol da izleyelim" diyenlerdi. Maç esnasında herkes yan yana. Fransızlar, Türkler iç içe. Arada Yunan bayrağı sallayan falan var. Maç çıkışında ise herkes aynı tramvayda yine iç içe gidiyor. Ruslar, Yeni Zelanda'lılar, Slovenler, Avustralya'lılar.

-Biraz taraftardan bahsedeyim. Biz zaten salonu doldurduk. Tek bir boşluk bile yoktu. Yeri gelmişken söyleyeyim, televizyona fazla ses gitmemiş anlaşılan, herkes taraftarın uyuduğundan falan bahsetti ama gerçekten de atmosfer müthişti. Hatta dayanamayıp "Dağ başını duman almış"a falan katıldığımı da söylemeliyim. "Yüz! Yüz! Yüz!" diye bile bağırdım. Neyse, bizim dışımızda Abdi İpekçi'ye 6 bin, 7 bin kişi geldiği söylenen Slovenler'den çok şey bekliyordum, iyi tribün yaptılar ama sayıları yaklaşık 300-400 kadardı. Hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Tabii o gün Türkiye maçı olduğu için de olabilir. 50 civarı da Avustralya taraftarı vardı o gün. Fransızlar ise en az Slovenler kadar gelmişlerdi. Ertesi gün, ABD tek başına salonu yarı yarıya doldururken, tabii ABD taraftarları değil, çoğunluğu Türk taraftarlar, Yeni Zelanda'lılar ağzımı açık bırakacak kalabalıktaydı. İstanbul'da bir Yeni Zelanda furyası mı var yoksa bu adamlar basketbola büyük ilgi mi gösteriyor bilmiyorum ama yine Slovenler kadar Yeni Zelanda'lı olduğunu söyleyebilirim. Ruslar ise 200 kadardı ama iyi bağırdılar. Televizyondan gördüğüm kadarıyla ise bizim haricimizde en iyi tribünü Yunanlar, Litvanya'lılar ve tabii ki Arjantin'liler yaptı.

-1. gün basketbol takımımızla birlikte futbol takımımızı da görmek beni mutlu etti. Basketlerden sonraki sevinme şekilleri, morallerinin iyi olması, bir birlik olarak eğlenmeleri taraftarlara da pozitif enerji sağladı. Ancak tribünde görmeme en sevindiğim insan ya da insanlar onlar değildi. Lakers maçlarının da müdavimi olan Jimmy Goldstein reisi görünce şöyle bir "N'oluyoruz lan!" diye heyecanlandığımı bilirim. Rusya-Yeni Zelanda maçının 3. çeyreğinde tuvalette Turgay Demirel ile karşılaşmam ise pek bir ilginç oldu. Sene ortasında, Caferağa'da Fenerbahçe-Galatasaray kadın basketbol karşılaşmasında, tuvalette Adnan Polat ve Haldun Üstünel ikilisiyle karşılaşan biri için pek şaşırtıcı olmadı ama. Turnuva boyunca en heyecan verici olay ise iki maç arasında salon dışında orucumuzu açarken, sigaralarını yanımızda içen CSKA Moskova dansçı kızları oldu, heh heh.

-Salon dışı dedim değil mi? Evet. Abdi İpekçi'de salonun içerisindeki büfe fiyatlarından haberim olduğunda, Sinan Erdem'den bir şey almamaya karar verdim. İpekçi'de neredeyse bütün yiyecekler 10 tl, bütün içecekler ise 5 tl'ydi. Sinan Erdem'e giderken çantalarımıza yiyecek-içecek koyduğumuzda ise turnikelerden geçerken farkedildik ve bize bunları sokamayacağımızı söylediler. Emanet Odası varmış, oraya bırakıyormuşuz, istediğimiz zaman çıkıp alıyormuşuz. Emanet Odası'ndaki fiyatlar ise yiyecek-içecek 5 tl/5 dolar, elektronik eşya 10 tl/10 dolar. Düşünebiliyor musunuz, adam ta yurt dışından ülkemize gelecek, fotoğraf neyin çekmek isteyecek ama kamera içeri alınmadığından çekemeyecek, bir de üstüne üstlük 10 dolar bırakacak. Peh peh peh. Tabii sigara da alınmıyor içeri. En güzeli ise bu olmuş. Abdi İpekçi'de geçtiğimiz seneler boyunca dumanaltı olarak izlediğimiz maçları şöyle bir hatırlarsak, Sinan Erdem'deki dumansız hava sahasının değerini daha bir iyi anlarız.

-Ogün bu sene Fenerbahçe-Young Boys, Fenerbahçe-PAOK ve Eskişehirspor-Galatasaray maçlarına gitti. 3 maçı da kazanamadı ev sahibi takım. Fransa maçı öncesi tedirgindik. Neyse ki korktuğumuz başımıza gelmedi, Ogün de şanssızlığını kırdı. Zaten ertesi gün de Türkiye-Belçika futbol maçına gitti ve onu da kazandık 3-2.

-2. günü biraz salonu tanımaya ayırdık. 2 maç arasında salonu gezdik, değişik yerlere gidip fotoğraf çektirdik. Salon, İstanbul'da tek başına bir ilçe olacak büyüklükte. Standları gezdik, tribünleri gezdik, büfe fiyatlarına baktım. Abdi İpekçi'deki fiyatlara nazaran çok iyiydi. Çay 1 tl mesela, Yiyecekler 5 tl civarında falan. Ülker standında sıraya geçip hareketli potaya şut attık. Ben 0/4 attım, Ogün 1/4. Basket atana rozet veriliyor. Turkcell'in dağıttığı büyük elleri de aldık, Beko ve Garanti'nin dağıttığı uzun balonları da. Ben hatıra olsun diye şampiyona tişörtü aldım, Ogün de Rusya atkısı. Tam bir turist gibi her şeye burnumuzu soktuk, ancak bu işin keyfi de burada hakikaten.

-2 gün sonunda, düşündükçe güldüğüm iki an var. 2 gün boyunca o kadar çok turist gördüm ki, ister istemez her soluk benizliyi, beyaz ya da sarı saçlıyı turist sanıyorum. İlk gece, eve giderken Çapa'da kokoreççinin önünde bir adama yol tarifi soracaktım. Pardon dedim, baktım adama soluk benizli ve beyaz saçlı. Turist zannedip kaldım, Türkçe mi devam edeyim, İngilizce mi diye düşünürken, bir South Park sessizliğinden sonra adam "Buyur" deyince rahatladım. Yalnız görmeniz lazımdı o sahneyi. Çapa'da turist ne arar yahu, eheh. 2. sahnede 2. gece eve giderken kokoreç yiyeyim dedim. Açık kokoreççi bulamayınca bir dükkana girip nerede kokoreç yiyebileceğimi sordum, saat 00.30! Adamın bana ilk söylediği ne oldu dersiniz? "Canın kokoreç mi çekti?"

-Rusya atkısıyla çektirdiğim fotoğrafı koydum, Ruslar'ın arasında izledim zaten maçı da, ama Yeni Zelanda'yı tuttuğumu belirteyim, heh heh.

-Si si si si Sinan Güler sina Sinan Güler si...

7 Eylül 2010 Salı

Bugün N'oldu?


- Öncelikle ben Bodrum'a geldim. Arabayla da çekilmiyor ki 10 saatlik yolculuk. Bi de sabah 6 da kalkınca insan iyice cacık oluyor.

- Çin-Litvanya maçının tamamını izleme fırsatı bulamadım. O yorgunluk üstüne biraz uyumak iyi geldi. Ancak dönem dönem izlediğim kadarıyla Çin yine beklentilerin üzerine çıktı. Jianlian'ın turnuva genelinde gösterdiği performansı "win or go home" maçına yansıtamamasına rağmen Çin hem maçı bir süre ortada götürdü hem de 15 sayı geri düştükten sonra Litvanya'yı tekrar sıkıştırmayı başardı. Litvanya da grupta 1. olmanın avantajıyla kendi standartlarında vasat kadrosuyla çeyrek finale geldi. Arjantin karşısında işleri çok zor. Ulan şimdi düşününce Amerika finale gelene kadar fazla zorlanmayacak bile. Son 16 da Amerika'nın tarafı ile bizim taraf arasında büyük uçurum var. Angola vasat bile değil, Rusya sınırlı, Yeni Zelanda bir yere kadar, Litvanya ekol ama kadroları kendi standartlarında vasatı zor buluyor, Çin piyangoyla geldi. Arjantin ve Brezilya'yı bir tarafa koyarsak Amerika'nın çok rahat bir yolda olduğunu söylemek mümkün.

- Brezilya-Arjantin maçını ise düzenli olarak izleyebildiğimi söyleyebilirim. Uzun zamandır futbol milli takımını seyretmek gelmiyor içimden nedense, Galatasaray mı beni futboldan soğuttu yoksa milli takımla ilgili birşey mi bilmiyorum. Arjantin Brezilya daha cazip geldi. İzlediğime de çok memnun olduğum bir maçtı. İki takımda hücumda çok iyi başladı maça bir tarafta Huertas-Barbosa diğer tarafta Scola-Delfino ikilisi daha ilk çeyrekte çift hanelere yaklaştılar. İki takımda zaten çok iyi hücum eden takımlar. Magnano'ya saygılarımı sunuyorum, nefis bir takım yaratmış ancak fikstür dezavantajı ve maçın sonunda Scola gibi bir lider çıkaramamaları onları turnuva dışına itti. Canını yediğim Huertas, büyüksün.

- Feysbukta, bloglarda şu Sabri'nin elinde basketbol topu olan fotoğrafın geyikleri bir gün daha bitmezse birine fena sövebilirim. Ne Sabriymiş arkadaş, Sabri olmasa bu millet kiminle dalga geçicek bilemiyorum. Bir yere kadar tamam da, artık boku çıktı gibi.

- Biraz önce NTV'ye Emre Belözoğlu, Arda Turan, Nihat Kahveci bağlanıp canlı yayında olan başbaşan Recep Tayyip Erdoğan ile sohbet ettiler. Garibime gitti nedense. Eleştiri anlamında söylemiyorum ama ne bileyim sevgili okur garip işte.

- Çok sevdiğim bir karikatür ile bitireyim:

Geçmişten Kareler #25 | Türk Televizyon Tarihine Geçen An


Diyecek fazla bişey yok. Harikulade.