28 Aralık 2009 Pazartesi

Bence Bunu Bilmiyorsun #4




Pearl Jam, grunge müziğin dört atlısından - soundgarden, alice in chains, nirvana - birisi, benim için en özeli. Pearl Jam'in adının "büyükannesinin güzel reçeli"nden geldiği söylentisinden çıktığını beş sene önce duymuştum sanırım. O zamanlar bu müzik türünü iplemediğim için çok da umrumda olmamıştı ama dinlemeye başladıktan sonra araştırıyor insan ve öğreniyor sevgili okur. Olayın aslını Eddie Vedder yani grubun solisti röportajında anlatmış ve grup isim arama aşamasındayken, Seattle da bir restaurantta Jeff Ament "pearl" ismini ortaya sunmuş fakat üzerinde pek fazla düşünmediklerini belirmiştir.

Bir kargaşayı daha çözmüş bulunmaktayız, rahat edebilirsiniz.

24 Aralık 2009 Perşembe

Bence Bunu Bilmiyorsun #3




Atletico Madrid dönemlerinde iyiden iyiye parlamış, - sonra yerin dibine batmış - Yunanistan formasını terletmiş Seitaridis'in babası ve dedesi de futbolcu olmakla birlikte sağ bek mevkisinde oynamışlar. Hatta yanlış bilgiler bulmadıysam milli takım formasını da terletmişler.

Kendimi de iyice Ertem Şener gibi hissetmekle birlikte, bu başlığı durduramıyorum.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Caner Eler Röportajı !


25'in de LakersTR buluşması olarak İstanbul'da olacağız ve o gün Caner Eler ile yüz yüze bir röportaj gerçekleştireceğiz. Biliyorum, daha Vedat Özdemiroğlu röportajı yayınlanmadı ama Christmas'ta büyük camia ile toplanmaya gittiğimizde bu çok uğraştığımız röportajı yapacağımız için sizlerinde sorularını almak istedik ve bu yüzden konuyu hemen açtık. Yine her röportajda olduğu gibi sorularınızı bekliyoruz.

Röportaj konusunda büyük yardımları dokunan Emre abiye ve Cem abiye teşekkürlerimi buradan da sunuyorum.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Spekülatif Tarih #10


Evet biliyorum Hürrem Sultan demiştim haklısınız ama onun için çok daha geniş bir vakit gerekiyor. Halbuki kitabı da bitirdim ancak şu an sabah 7.30'da evden çıktıktan sonra eve yeni geldim ve takdir edersiniz ki yorgunluğum üst seviyede. O yüzden sizlere yine beğeneceğinizi düşündüğüm bir konuda bilgilendirmeye çalışacağım; ayyaş padişahlar.

Yazının hemen başında bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek istiyorum. Osmanlı padişahlarının büyük bir kısmı zaten şarap içiyor. Hatta haşhaşta kullanıyor. Hatta bu haşhaş olayını cariyelerin göğüsüne sürdükleri ve ordan emerek aldıkları söylenir. Keyife bak anasını satayım. Ancak benim bu yazıda yazacağım padişahlar şarabın bokunu çıkaranlar... II. Selim ve IV. Murat.

II. Selim'den başlayalım, bu padişahımız Hürrem Sultan'ın oğlu. Nasıl tahta çıktığını Hürrem Sultan & Kanuni yazısında detaylıca anlatacağım ancak kendisinin Kanuni'nin oğullarından en beceriksizlerinden biri olduğunu bilmekte fayda var. Hatta bana göre Osmanlı'yı "iyi dönem" "kötü dönem" olarak ikiye ayıracaksak kötü dönem II. Selim'le başlar. Bu zat, öyle bir içkicidir ki deliği (tuvalet deliği değil!) tutturamadığı bile söylenir. Ancak öyle bir söylenti vardır ki hepsinden beterdir. Sarı Selim lakaplı II. Selim Kıbrıs'ı şaraplarının güzel olduğunu duyduğu için fethetmiştir. Evet biliyorum insanın "yok artık" diyesi geliyor ama bence doğruluk payı çok çok büyük bir bilgi bu.


IV. Murat'ın hikayesi ise çok daha ilginç. Bu IV. Murat o kadar güçlü bir padişah ki, söylentileri de vezirine saray çevresinde kemerinden tutarak 4 tur attırmasına kadar, atı tek eliyle gövdesine kaldırmaya kadar uzanıyor. Ayrıca bu adam Osmanlı'da tütün, sigara ve gece dışarı çıkmayı yasaklıyor. Peki nasıl kendisi bu kadar alkolik sorusunu soranlar illa ki olacaktır. Bunun cevabını da bize yine spekülatif tarih veriyor.

IV. Murat sık sık sıradan kıyafetler giyip halkın kurallarını uygulayıp uygulamadığını görmek için aralarına karışıyor. (Hatta kurallara uymayanları gördüğünde kendi harekete geçip öldürmeye kadar giden dayaklar attığı söyleniyor.) Yine bu dönemlerin birinde bir kayığa biniyor. Kayıkçının elinde şarap yudumlaya yudumlaya gidiyorlar. Murat Han şarabın tadına bakmak istiyor ve tadına bakınca kesin olarak şarap olduğunu anlıyor. Sonra IV. Murat'ın kayığına bindiğinden bir haber olan kayıkçı Bekri Mustafa'ya "IV. Murat içkiyi yasaklamadı mı kayıkçı?" gibisinden bir soru soruyor. Bekri Mustafa da "aman be, IV. Murat Han kim benim kayığıma binmek kim? Kim nereden görecek içtiğimi" tarzında bir cevap veriyor. Ama işin asıl efsane kısmı tam olarak burada başlıyor. IV. Murat, kendisini ve vezirini tanıtınca Bekri Mustafa "bir yudumda biriniz padişah, biriniz sadrazam oldunuz şişeyi versek kim bilir n'olacak" cevabıyla adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır.

IV. Murat'ın kendisini nasıl affettiği konusunda ise sanırım halk tarafından da çok sevilen Bekri Mustafa'nın hoş sohbet ve hazır cevaplığı etkili oldu. Hatta Bekri Mustafa'nın IV. Murat'ı içkiye alıştırdığı söylenir ki, bunun en büyük kanıtı da IV. Murat'ın sirozdan ölmüş olmasıdır. IV. Murat bir dönem çok sevdiği Mustafasını içki illetinden kurtarmak için küçük Ayasofya camii'ne imam yapmıştır (kendisi medrese eğitimi görmüştür ve iyi bir hatiptir) ancak göreve geldiği ilk gün bir cenaze namazı sırasında cenazeye bir şeyler mırıldanmıştır, cemaatin "ne dedin imam efendi" sorusuna da "münker ve nekir sualde dünyanın hali sorulursa Bekri Mustafa Ayasofya'ya imam oldu, gerisini siz düşünün" cevabını vererek efsane bir repliğe daha imza atmıştır.

Gereksiz Notlar:
- İstanbul Fatih'te Bekri Mustafa Hazretleri diye bir sokak bulunuyormuş.
- Osman Cemal Kaygılı hakkında 120 sayfalık bir kitap yazmıştır.
- İstanbul Kanatlarımın Altında adlı IV. Murat'ı anlatan filmde kendisini Savaş Ay canlandırmıştır.
- 2008'de mezarı bulunmuş ve türbe yapılmıştır. Teyzeler en son dua ediyordu.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Bence Bunu Bilmiyorsun #2




Euroleague'de oynadığı dakika başına en fazla üçlük sokan oyuncu Damir Mrsic ve 7.sırada da Pegasus Harun bulunuyor.

9 Aralık 2009 Çarşamba

Vedat Özdemiroğlu Röportajı


"İ.U. İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Yazarlığa Gırgır, Fırt ve Çarşaf dergilerinde yayımlanan notları ve kısa öyküleriyle başladı. Çeşitli gazete, radyo ve televizyon programlarında görev aldı. Alamet-i Farika ve Grey gibi reklam ajanslarında kısa süreli çalıştı.

Vedat Özdemiroğlu, şu anda Uykusuz'da yazarlık ve Kanaltürk'de Türkçe Sözülü Hafif Komik Programını yapmaktadır. maNga'nın "Dünyanın Sonuna Doğmuşum" klibinde başrol oynamıştır ve fanatik Beşiktaş taraftarıdır."

Eren sağolsun röportajı ayarlamış, aslında benim Her Telden yazısında bahsettiğim kişi bu değildi ama hoş bir sürpriz oldu. Sorularınızı bekliyoruz...

Ek olarak edit: Kendisi şu an Milliyet'in Cadde ekinde köşe yazarlığı yapmaktadır, ekşi'den alıntı yaptıktan sonra ekleyecektim ancak unutmuşum.

Edit 2: Konu Sabitlenmiştir. Yeni yazılar bu postun altındadır.

8 Aralık 2009 Salı

Spekülatif Tarih #9


Hep savaşlardan gidecek değiliz ya bu seferde bir mimari eser ustası olan ve hayatı boyunca 500'den fazla eser veren Mimar Sinan'ın yaptıklarına bakalım.

Hani Avrupa'da Rönesans hareketleri vardır. "Yeniden doğuş" anlamına gelen rönesans döneminde Avrupa'nın kiliseye karşı ufku açılmış, aynı zamanda bu dönem skolastik düşünceye karşı pozitivzmi doğurmuş ve İslam dünyasının (yani Osmanlının) her konuda Dünya'ya öncülük yaptığı dünyada şartları değiştirmiştir. Kilisenin "bakın denizlere çıkmayın, bir süre gittikten sonra boşluğa düşersiniz" gibi "size para karşılığında Cennet'ten toprak satayım" gibi sığ ötesi düşünceler karşısında halkı uyandırma çabası Osmanlı'yı bir çok alanda yaralasa da takdire değer kesinlikle. Ne alaka diyenleri duyar gibiyim. Anlatayım... İşte bu dönem Avrupa'da daha sanatçılar yetişmiştir. Mikelangelo, Leonardo da Vinci, Thomas More, Cervantes, Erasmus gibi hepimizin ismine aşina olduğu kişilerin başını çektiği bu topluluk herkes tarafından saygı görülmüştür. Türkiye'de de şu an bile bu durum böyledir. Herkes "Aa Leonardo da Vinci harika adam yaaa" diye düşünürken çok azımız "Mimar Sinan'da ne adammış be abi" dememiştir. Belki Mimar Sinan'ın yaptıklarının yeterince bilinmemesinden, belki de her alanda olduğu üzere Avrupa hayranlığımızdan, bilemiyorum.

Mimar Sinan'ın aslında bu kadar rahat çalışmısında Kanuni'nin payı çok büyüktür. Hürrem Sultan Kanuni'yi parmağında oynatma işleminin henüz başındayken ve koskoca sultanı savaştan soğuttuktan sonra Kanuni şehri imarlaştırma yoluna gitmiş ve bu konudaki en büyük yardımcılarından biri ise hiç şüphesiz Mimar Sinan olmuştur. Mimar Sinan denilen belki de dünyanın gelmiş geçmiş en büyük mimarlarından olan bu yüce zât "çıraklık eserim" dediği Şehzade Camii (foto 1), Avrupa'daki en büyük mimarların çıraklık eserlerini her türlü geçmektedir. Adı da Kanuni'nin belki de Osmanlı'nın en büyük padişahlarından biri olacakken öldürülen oğlu Şehzade Mustafa adına yapılmıştır. Kanuni'nin, Hafize Sultan'ın, Hürrem Sultan'ın, Şehzade Mustafa'nın, Mustafa'nın ölümünden sonra tahta geçen Sarı Selim'in, vezir-i azam İbrahim'in ve Gülbahar'ın hikayesini aynı yazıda, Spekülatif Tarih #10'da yazmayı düşünüyorum, tabii bu konuyla ilgili okuduğum kitap bitince.


Her neyse... Mimar Sinan'dan devam edelim. Kalfalık eserim olarak tabir ettiği Süleymaniye Camii'nin (foto 2) muhteşemliği bir yana asıl bahsetmek istediğim ustalık eseri yani Selimiye camiidir. Kanuni'nin Hürrem Sultan'dan olan oğlu (ipucu!) II. Selim için yapılan bu camiide inanılmaz ayrıntılar vardır. Ancak bundan önce sizlerle Mimar Sinan'ın nasıl büyük bir şahsiyet olduğunu tekrar anlatabilmek için bir şey daha paylaşmak istiyorum. Süleymaniye Camii'nin yapımından sonra Kanuni'nin kulağına "Mimar Sinan'ın camiide nargile içtiği" haberi gelir. Hemen olay yerine giden Kanuni Mimar Sinan'ı hakikaten nargile fokurdatırken bulur. Bu olayı gördükten sonra küplere binen Kanuni, Mimar Sinan'a "dinsiz, kafir" dahil olmak üzere bir sürü şey söyler. Ancak Sinan'ın verdiği cevap ders niteliğindedir: "Padişahım evet nargile var ama sadece akustiği kontrol etmek için fokurdatıyorum, içinde tütün yok" demiş ve hakikaten bakıldığında "Yüce" Sinan'ın camiinin ortasına nargile koyup sadece fokurdattığı görülmüştür.

Ancak bence asıl etkileyici olan hikaye Selimiye camiinin (foto 3) yapımından sonra ortaya çıkar. Malum o dönemler, elektrik falan yok sadece kandil var ve camiiyi aydınlatan da kandillerdir. Ancak malum kandiller is yapar ve görüntüyü bozar... İşte Mimar Sinan bu soruna öyle bir çözüm bulmuştur ki... Mumların yaptığı isi borularla bir odaya taşır, bu odaya da bir damıtma sistemi kurar. Ardından da damıtılan mürekkep ile camii'nin bütün çinilerini boyar. Ama bizim için Mimar Sinan hala "geçmiş dönemde yaşayan iyi bir mimardır." Aslında bilmiyoruz ki Mimar Sinan dönemin en büyük mimarıdır. Yazı dizisinin 10.sunda görüşmek dileğiyle. Son olarak;


Bu eser Mimar Sinan tarafından 80 yaşında yapılmıştır. Sağlıcakla...

5 Aralık 2009 Cumartesi

Spekülatif Tarih #8


Geçen yazıda söylemiştim bu serinin sekizinci yazısında neler yazacağımı. Ve o sözü bozmayarak Fatih Sultan Mehmet'in (?) babasına yazdığı mektubu anlatmaya çalışıcağım.

Fatih Sultan Mehmet yani II. Mehmet ilk tahta çıktığında 12 yaşındadır. Babası II. Murat tahtı ona bırakmıştır... Avrupa'da ise Osmanlı'nın fetih politikasından rahatsız olan Haçlı ordusu genç Mehmet'in tahta çıkmısını da fırsat bilerek yeni bir saldırı planlamaktadır. İşte anlatmaya çalışacağım hikayenin konusu da buradan geliyor. II. Mehmet bu saldırı hazırlığından haberdar olduğu zaman babasına bir mektup yazmıştır. Mektubun özeti de şu şekildedir;

"Eğer ben padişahsam emrediyorum ki ordunun başına geç. Eğer sen padişahsan zaten orduların savaş için seni bekliyor" şeklindedir.

Ancak buradaki yanılgı buradaki mektubu kimin yazdığıdır. Yazının başındaki soru işaretinin sebebi de tam olarak budur. Takdir edersiniz ki bu mektupta yazılanları 12 yaşındaki bir çocuk yazamaz. İşte burada yine spekülatif tarih devreye giriyor ve bizlere şunları fısıldıyor;

Aslında bu mektubu dönemin vezirlerinden (aynı zamanda II. Murat'ın da veziriydi) Çandarlı Halil Paşa tarafından yazıldığı tarafından söylenir. Taa Ertuğrul gaziden gelen Osmanlı soyunda etkili bir sülalı olan Çandarlı sülalesinin en etkili elemanlarından biridir Halil Paşa. Hatta kardeş katlini de vacip kılan Fatih Sultan Mehmet ikinci tahta çıkışından sonra bu sülalenin hepsini yok etmiştir. Nedeni olarakta kendisine alternatif bir güç olarak görmesidir bu sülaleyi ki bu bile Çandarlı sülalesinin ne kadar önemli olduğunu gösterir.

2 Aralık 2009 Çarşamba

1 Aralık 2009 Salı

Spekülatif Tarih #7


Osmanlı yükselme dönemindeyiz yine... Yavuz Sultan Selim döneminin ilginç notlarına bir göz atalım bu yazıda.

I. Selim'den daha çok kullanılan adıyla Yavuz Sultan Selim bir çok padişahla psikopatlıkta yarışacak durumdadır. Daha önce söylemiştim, Yavuz'un tek oğlu (Kanuni) var diye işte bunun sebebi de tam olarak Yavuz'un psikopatlığındandır. 8 sene tahtta kalan Yavuz tabir-i caizse at sırtından inmemiştir. Yani resmen çocuk yapmaya vakit bulamamıştır. Filmi başa saralım ve Yavuz'un tahta çıkma hikayesine bir bakalım...

Yavuz'un babası, Fatih Sultan Mehmet'in oğlu olan II. Bayezit o sülaleye yakışmayacak kadar uysal bir adamdır. Sürekli ibadet ettiğinden dolayı kendisine "sofu" lakabı verilmesi bir kenara, yaptığı tek olumlu işin Fatih'in işin büyük bir kısmını bitirdiği Karamanoğulları'nı yıkması olduğunu düşünün. Zaten kendisinin de tahta çıkış hikayesi ilginçtir. Cem Sultan olayını bilmeyen yoktur herhalde, kendisi Fatih'in diğer oğludur ve Konya / Karaman bölgesinde sancak beyidir. II. Bayezit ise Amasra bölgesinde sancak beyliği yapmaktadır. (Burada ufak bir dip not olarak padişah öldükten sonra ilk İstanbul'a gelen şehzadenin padişah olmaya hak kazanması gibi o dönemin bana göre en saçma geleneklerinden birinin varlığını hatırlatayım.) Babası Fatih'in hastalandığını duyan Bayezit İstanbul'a daha yakın olan Amasra'dan hemen İstanbul'a geçip padişahlığını daha kardeşi Bursa'dayken padişahlığını ilan etmiştir.

Cem Sultan abisiyle taht mücadelesine girişmiş ancak bir türlü başarılı olamayıp sırasıyla Memlüklere, Rodos Şovalyelerine, Papa'ya ve Franklara sığınmış ve II. Bayezit bu devletlerin hepsine kardeşini salmamaları için yıllık vergi ödemiştir. Bu ufak ipucundan da anlaşılacağı gibi Cem Sultan aslında Bayezit'e göre çok daha atılgan hatta bir çok tarihçinin görüşüne göre çok daha iyi bir padişah olma kapasitesine sahiptir. Yani sanıldığı gibi korkak değildir, sadece canını kurtarmıştır. Yine hatırlatmakta fayda var ki o dönemlerde Fatih kardeş katlini vacip kılmış ve Cem Sultan muhtemelen abisi tahta çıktıktan sonra öldürülecektir.


Yavuz Sultan Selim'e geri dönelim... Yavuz şehzadeliği döneminde Şii Safevi devletini yenmiştir ve büyük bir riskten devleti kurtarmıştır. Ancak Yavuz'un babası Bayezit'in oğlunun aldığı toprakları "ilişkileri iyi tutmak adına" Safevilere geri verdiği bilinir ki bu tam anlamıyla Yavuz Sultan Selim'in psikopata bağlayıp babasını tahttan indirdiği günlere tekabül eder ki Osmanlı'da bu durum ilk ve tektir. Yeniçerilerin de bunda etkisi çoktur tabii ki, o dönemde en iyi dönemlerinde olan Yeniçeri ocağı psikopatlıkta sınır tanımayan, savaştan hiç çekinmeyen genç Yavuz'u desteklemiş ve Bayezit'i tahttan indirmişlerdir. Bayezid tahttan indikten sonra Edirne'ye gönderilmiş ve kısa süre sonra orada yaşamını yitirmiştir. Bayezit ise Memlükleri, Safevileri, Mısır'ı yok etmiştir ki bu da oğlu Kanuni için daha önce de bahsettiğim gibi "hazinenin ağzına kadar dolu olması" anlamına gelmektedir.

Spekülatif Tarih #8: 12 yaşındaki Fatih'in babasına mektubu

28 Kasım 2009 Cumartesi

Geçmişten Kareler #19


I. Los Galacticos döneminin ilk transferlerinden biriydi Figo... Barcelona'da harikalar yaratan yaptığı her ortayı takım arkadaşının kafasına koyan ve kısa sürede Katalan taraftarlar tarafından tapılmaya başlanan bir adamdı... Ardından Barcelona'da aldığı yıllık ücretin azlığını bahane ederek Real Madrid'in yolunu tuttu ki bu kıyametin koptuğu günlerin çok yakında olduğunu bildiriyordu adeta. Nitekim Figo'nun ilk Nou Camp'a dönüşünde kıyametler koptu. Fotoğrafta gördüğünüz domuz kafası, viski şişesi sahaya atılan yüzlerce yabancı maddenin çok ufak bir bölümüydü.

25 Kasım 2009 Çarşamba

Geçmişten Kareler #18


Reggie Miller NBA'in yüzüksüz yıldızlarından. Zaman zaman yaklaştı ancak önce Jordan duvarına tosladı, sonra da Detroit'e. Fotoğraf 2. duvardan, Tayshaun Prince duvarından. Doğu Konferansı final serisi 2. maçı. Reggie Miller sezon sonunda emekli olacağını açıklamış, ancak son playoff serisi olacağını henüz bilmiyor. Jamaal Tinsley Billups'ın topuna elini sokuyor, top Foster'ın önüne düşüyor Foster uzun bir pas atıyor ve Reggie Miller boş turnikeyi atmak üzere ancak Tayshaun Prince öyle bir blok yapıyor ki hem takımına çok kritik bir deplasman galibiyeti kazandırıyor hem de yıllarca jenerikleri süsleyecek bir bloğa imza atıyordu.

Ertesi sene Reggie taraftarı önünde yine bir Detroit serisiyle ancak bu sefer konferans yarı finallerinde İndiana'ya veda ediyordu. Göz yaşları ve akıllarda kalan onlarca anıyla...

Anıl Aksaç -Salsabasket- Röportajı


1-) Klasik soruyla başlayalım. Anıl Aksaç kimdir? Özel hayatında ne yapar, ne eder?

Anıl Aksaç 21 Ocak 1984 doğumlu, ortaokulu İstek Vakfı Belde Lisesi'nde okumuş, liseyi Haydarpaşa Anadolu Lisesi'nde bitirmiş, sonrasında Kocaeli Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünü ikincilikle tamamlamış ve 2 yıldır da Nortel Netaş firmasında çalışan bir mühendistir. İş dışındaki özel hayatında ise ailesi ve web sitesi ile vakit geçirir, maçlara gider, sporun her dalını sever, TV izler, PS oynar, bol bol dergi okur diyebiliriz.

2-) Salsabasket'in kurulumunu anlatır mısın? Sende herkes gibi Aceto'dan mı özendin?

6. Adam dergisinde yazıyordum, çok da keyif alıyordum. Dergide her yazımın altında mail adresim olduğu için TBL ile ilgili yazılarımı takip eden 15-20 kişilik kemik bir grupla sürekli mailleşirdik, o ayki yazıları eleştirirdik, bir dahaki ay neler yazabileceğimizin fikir alışverişini yapardık. Sonra dergi kapanınca bu kemik gruptan 'Ne olursa olsun bir yerlerde yaz' şeklinde baskı yedim fazlasıyla. Ama yazacak yer yoktu. Herhangi bir gazete ya da o vakit piyasada kalan, can çekişen 2 basketbol dergisinin (Slam & NBA Türkiye) kapılarını çalacak halim yoktu sonuçta, yazılarımı beğenen varsa bir şekilde 'Gel, bizde yaz' teklifini bana iletir diye düşündüm. Ama öyle bir şey olmadı. Ben de Aceto ve onun rüzgarıyla açılan bir sürü yeni futbol blogundan esinlenerek, hem de yazılarım derli toplu bir yerde durur mantığıyla açıverdim Salsabasket'i. 1 Mayıs 2008 tarihine denk düşüyor ilk postum.

3-) Bu kadar tutacağını tahmin edebiliyor muydun o zaman?

Açıkçası blogu açarken aman patlama yapsın, aman ses getirsin, hergün binlerce ziyaretçi gelsin diye bir düşüncem yoktu. Hatta günde 100 kişi sınırını geçtiğimde, galiba düzgün bir iş yapıyorum diye düşünmeye bile başlamıştım. Şimdi sitenin geldiği noktayı bilenler için çocukça gelebilir bu düşünce ama gerçekten böyleydi.

4-) Başka takip ettiğin bloglar var mı, futbol olsun basketbol olsun?

Olmaz olur mu hiç? Sporu bloglardan takip ediyorum artık, çok da keyifli oluyor. Yeni yüzler, özgün ve çok daha kaliteli yazılar.. Blogları keşfedememiş insanlara yaşamıyor ya da hayatın tadını almıyor gözüyle bakabilirim ciddi anlamda. Tek tek blog isimleri saymaya kalkışsam kesin atlarım birilerini, mahçup olurum. Ama emin olun ki günümün 2 saatine yakını blog okumakla geçiyor, tüm spor bloglarını takip ediyorum diyebilirim, hepsinden öyle ya da böyle haberim var.

5-) Sadece TBL'i mi takip ediyorsun? Avrupa Basketbolu ve NBA?

TBL ilk göz ağrımdır, ölene kadar da öyle kalacak. Seviyorum ben bu ligi. Herşey dört dörtlük, herşey planlı programlı ve herşey süper gitmese de memleket basketbolu sonuçta. Bizi yansıtıyor, bizden izler taşıyor, bırakamıyor insan bir kere tutuldu mu. Bir de istediğin anda istediğin insana erişebilme gibi büyük bir lüksü var ki bu da sanırım benim için en keyifli yanı. Nostaljisini ayrı, şimdiki zamanını ayrı seviyorum. Ne denli nostalji manyağı olduğumu az çok biliyorsunuz zaten siteden. Avrupa Basketbolu'nu takip etmeme gibi bir durum olamaz basketbol yazacağım diyen bir adam için. Her ligi didik didik etmem ama Avrupa kıtasının en büyük organizasyonu olan Euroleague'i kaçırmam, izlerim, basketbol orada oynanıyor zira. NBA ise biraz daha geri planda bu ikiliye göre. Çocukluğumda basketbola onlar sayesinde tutunduysam da zamanla koptum oradan biraz. Yine de takımlardaki gelişmeleri bilirim, kim nereye geçti takip ederim ama konsantrasyonumun çoğunu Play-Off zamanlarına saklarım. Gerçi çocukluğumuzun Chiacago - Utah ve Chicago - Seattle final serileri gibi uyandığına değecek seriler olmuyor şimdilerde ama o Play-Off zamanı biraz daha konsantreyim diyebilirim NBA için.


6-) Bu TBL'deki "her sene revizyon" olayını nasıl buluyorsun? Özellikle Galatasaray ve Beşiktaş her sene yabancıları değiştiriyor? Bunda futbola verilen önemin ve para akışının basketbola verilmemesinin payı ne kadar?

1996 yılından beri G.Saray formasını iki yıl üst üste giyebilen tek bir yabancı var. O da Sherron Mills. Bu olay bile kafidir durumun vehametini anlatmak için. Beşiktaş'ta da durum farksız. Orada da sürekli olarak bir sirkülasyon var. Sirkülasyonun her türlüsüne karşı değilim yalnız. Mesela Karşıyaka'da da var yabancı sirkülasyonu ama onların misyonu farklı. Kolejden oyuncuyu alıyor, parlatıyor, 1 yıl sonra tepe takımlara satıyor, hem her yıl farklı bir yıldız bulup getirebilme maharetini ortaya koyuyor, hem de az veya çok kasasını dolduruyor. Başarı için plana programa çok önem veriyorum ben ve tepeye oynuyorum diyen takımları bu derece plansız programsız gördüğüm zaman da biraz sinirleniyorum açıkçası. Florya'ya Sherron Mills'in heykelinin dikilmesi için kampanya başlatmayı düşünüyorum ciddi ciddi.

7-) Tanjevic hakkında neler düşündüğünü az çok biliyoruz da, gidiyor mu hakikaten? Bana da öyle bir duyum geldi ancak şu an somut bir adım atılmadı.

Aragones'e benzetiyorum Tanjevic'in mevcut durumunu. Başarının gelmeyeceği, gelse bile bunun sevgisizlik ortamında hiçbir anlam ifade etmeyeceğini göre göre boşa vakit kaybıdır bu. Ya da tadı kaçmış bir sakızı ağızda hala cak cak çiğnemektir. Tanjevic gidecek mi? Gidecek. Somut bir adım atılmasa da, kulübün resmi sitesinden Tanjevic takımın başındadır şeklinde yalanlamalar yapılsa da gidecek. Gönderilmeye çalışılıyor, yönetimle hoca arasında görüşmeler yapılıyor sonuçta. Gitmiyorsa, o görüşmelerden tazminat namına bir uzlaşma çıkmıyor, ya da takımın başına geçtiği sırada arka planda sahneye konan oyunların benzerleri oynanıyor demektir. Tazminat için şöyle bir önerim var benim: Her F.Bahçe'li 1 Euro versin kampanyası. Hem kimsenin bütçesini sarsmaz, hem de taraftarın isteği gerçekleşmiş olur. Hoş şu tazminat olayını da hiç anlayamıyorum ya neyse. Aragones'i getirebilmek için yüklü bir tazminat maddesini sözleşmeye koyma olayını anlarım, adam öyle veya böyle 2008 Avrupa Şampiyonu falan filan ama Tanjevic gelsin diye yüklü bir tazminat maddesi koymak ne demektir bunu çözemiyorum. Adam gelmek için gözünüze bakıyor, binbir alavere dalavere ile Aydın Örs harcanıyor, sonunda insanlar amacına ulaşıyor. Daha neyin tazminatı bu?

8-) Kim gelecek peki Tanjevic giderse? Aydın Örs coach'luk dışında bir görevi kabul eder mi? Mahmudi dışında temasta olunan isimler var mı?

Aydın Örs & Oktay Mahmuti ikilisi gelecek diye duydum ben. Onun dışında ekstra bir isim bilmiyorum açıkçası.

9-) Galatasaray'da yaşanan skandalı baştan bir alabilir miyiz? Sonuçta bu olayı ortaya çıkaran blog olarak seninki gösteriliyor.

Olayı ortaya çıkartmak biraz fiyakalı bir itham oluyor açıkçası, sevmiyorum onu. Olayın ortaya çıkışında (kendi sitemde de yazdığım gibi) aslan payı Oyak Renault kulübünündür. Kulüp başkanı Alpay Şar ve menajer Sabri Can önderliğinde tüm staffın bu başarıda payı var. Başarı diyorum zira ortada Türkiye Basketbol Federasyonu'nun kandırılması durumu, TBF'nin Renault'nun itirazına yalan yanlış bir ret cevabı verişi, evrakta sahtecilik gibi korkutucu durumlar var. Ve bunun ortaya çıkarılması büyük bir başarıdır bana göre. Ben Renault'nun ilk itirazından önce başlamıştım bu olayı kaşımaya. Önce 5 maç ceza nasıl çekildi sorusuna yanıt aradım, menajer Mert Uyguç'tan Almanya sonrasında Belediye ve Yeşilyurt ile iki maç alındığı ve cezanın bu şekilde çekildiği yanıtını aldım. Sonra bu iki maçtan şüphelendim, öyle ya ne bir haber, ne bir istatistik, ne bir skor, hiçbir yerde hiçbir şey yayınlanmadı. Ama MHK'den bu maçlara hakem atandığı ve maçların oynandığı bilgisini alınca kendi adıma kapattım durumu. Sonra Renault cephesinden Cemal'in Almanya'da aslında oynadığı ile ilgili bir bilgi aldım ve tırmalamaya tekrar başladık. Sonrasında resimler bulundu, videolar bulundu, istatistik kağıtlarında Tufan'ın içine Cemal kaçtığı anlaşıldı ve olaylar patladı.

Kimileri de bu işin F.Bahçe Ülker maçı sonrasına denk gelmesini planlı olarak zannediyor ya hala, asıl ona gülüyorum. Maç bitti, pazartesi bana bilgi geldi, Salı akşamı resimler bulundu, Çarşamba öğlen resimler benim bilgisayarımdaydı, sonrasında da yayınlandı zaten. Bu aralar konusuzluktan basketbol konuşmaya başlayan Telegol ekibinden Gökmen Özdenak Aziz Yıldırım'ı suçladı bu konuda. Kesin onun parmağı var diyerekten. Sonra geçen gün Mehmet Cansun da onun türevi bir açıklama yaptı. Gülüyorum sadece. Madem öyle beklerdi, devre arasında çıkartırdı F.Bahçe Ülker ne olacak? 15 maç hükmen yenilgi alırdı G.Saray. Daha temiz iş olurdu.

10-) Cezaları nasıl buluyorsun? Genel görüş olan Galatasaray'a normal Kinsey'e az ceza verildiğine katılıyor musun?

Teknik heyete verilen cezaların hiçbirine üzülmem. Az bile yapmışlar. Büyük bir şark kurnazlığı bu zira. Nasıl bir cesaret, çözemedim. Okan Çevik milli duygular falan diyor ama milli duygular ne zamandan beri evrakta sahtecilik yaptırtıyor diye sorarlar adama. Yiğiter abi olaya başka bir açıdan bakmıştı geçen gün, sakatlar çok olunca ulan kalkıp da 30-40 fark yersem işimi kaybeder miyim diye düşünmüş olabilir dedi Okan Çevik için. Mantıklı geldi düşününce. Ama hadi o 2 maçta oynattın, adam cezasını tamamlasın diye gelip Belediye ve Yeşilyurt ile iki uyduruk maç alana kadar 4 tane al öyle çektirt. Madem elinde hazırlık maçlarında bu cezayı eritme gibi bir lüks var, kullan onu adam akıllı. Yok yok kabul edemiyorum hiçbir şekilde. Açıklama falan da yapmasınlar, çünkü mantıklı bir izahı yok bunun. Kapanıp evde otursunlar bir süre.

Oyunculara verilen cezalara ise üzüldüm açıkçası. Özellikle Tufan'a verilen ceza tam bir komedi. Tufan'ın suçu ne ise tüm takımın da suçu odur. O zaman tüm takıma versinler dörder ay ceza. Yalana ortak olmaksa hepsi oldu, bu olayın karar merciileri değillerdi hiçbiri ama gizlenmesine de göz yumdular. Bu kanaldan girip 4 ay ceza alıyorsa Tufan, bence tüm takım almalı.

Kinsey'nin cezası komik. Sadece komik. Mirsad ve Haislip sahada yumruklaşmışlardı, 9 maç ceza almıştı her iki oyuncu da. Karşıyaka maçında taraftardan gelen çakmağı tribünlere geri yollayan Gaines 2 maç ceza almıştı. Bu olaylarla kıyaslayınca ortada standart bir tutum olmadığı net bir şekilde görülüyor. 2 maç nedir yani?

Bu arada kulübe verilen cezalarda bir indirime gidilecektir diye düşünüyorum. En azından -5 puan olayı tahkimden döner, kanımca.


11-) Galatasaray'ın yeni teknik sorumlularını nasıl buluyorsun? Yapılması gerekenler yapılmaya başlandı mı? Bundan sonra neler yapılmalı?

Gerekenler yapılmaya başlandı mı kısmı için bir yorum yapamam (en azından teknik heyetteki insanlarla ilgili) ama kulüp olarak çok çabuk ve kendilerine yakışır şekilde kararlar aldıkları kesin. Özellikle Yiğit Şardan'ın istifası derslik. Anlayana tabii. Yeni gelen teknik heyet iyi midir kötü müdür bu yorumu yapamam dediğim gibi, ancak Nur Gencer ismi Turgay Demirel ile olan zıtlığından dolayı federasyona verilmiş bir mesaj da olabilir gibi geldi bana. Naçizane fikrimdir.

12-) Beşiktaş'ı nasıl buluyorsun? Fenerbahçe ve Efes Pilsen'in arasına girebilirler mi yoksa nefesleri mi yetmez.

Kesinlikle bu yıl çok pozitif basketbol oynuyorlar. Efes Pilsen'den de F.Bahçe Ülker'den de iyi oynuyorlar. Efes maçında strese yenildiler, özellikle Cevher ve Chatman çok stresliydiler. Aliağa deplasmanında ise Chatman stop edince istediklerini uygulayamadılar. Ben keyif alıyorum onların basketbolunu izlerken. Şampiyonluk yolunda arka planda kalabilirler ama seyirci arkalarında olduktan sonra normal sezonu ilk 2 sırada bitirip, bir final oynama sürprizini de gerçekleştirebilirler, neden olmasın.

13-) Efes final four'un önemli adaylarından biriydi sezon başında. Bu görüşe katılıyor musun?

Final-Four oynamak öyle çok da kolay değil açıkçası. Olympiakos, Panathinaikos, Siena, Barcelona, Real Madrid, Maccabi gibi takımları öyle milyon dolarlar harcayarak geçemezsiniz. Adamlar ciddi anlamda önem veriyorlar bu işe, plan program olayı had safhada. Ben şahsen ne Efes Pilsen'i ne de F.Bahçe Ülker'i o seviyede görmüyorum. Bu yıl da Final-Four oynamaları gibi bir beklentim yok şahsen. Acı ama gerçek.

14-) Senelerdir Fenerbahçe'nin final8 oynaması dışında bir başarımız bulunmuyor. Bunun sebepleri neler?

Türkiye'nin Dünya üçüncüsü olduğu zamanki eleştirilere benzeyecek belki ama F.Bahçe Ülker'in son 8'e kalma başarısı da güzel bir kura şansıydı yani. Yoksa o kadar az galibiyetle son 8 oynatmazlar adama. Ama oynandı mı? Oynandı. Ve hatta bunu da Tanjevic mi yaptı? Kağıt üstünde evet. :)

15-) Bir yerde fanatik olmasan da Lakers'a sempati duyduğunu görmüştüm sanki, doğru mu hatırlıyorum?

Fanatiklik çok kalır belki ama sempati de az kalır yani Lakers ile ilgili duygularımın tarifi için. Küçükken renklerin benzerliğiyle başladıydı aşkımız, hala da sürüyor. Ne olursa olsun Lakers abi. Lakers olsun çamurdan olsun. Ne demişti zamanında NBA TV'de maç yorumculuğu yaparken Mete Aktaş: 'Bu formanın hakkını vermeleri lazım'. Budur tam karşılığı. Hakkı verilmesi gereken bir formadır Lakers forması. :)


16-) Basketbol dışında futbol da izler misin? Fenerbahçe dışında takip ettiğin takımlar var mı?

Basketbolu izlediğim kadar futbolu da izlerim. Sıkı F.Bahçeliyim, gizlemiyorum. Ama basketbolda değil, futbolda. Basketbolda ligin tamamına aynı uzaklıktayım. Bunu zaten sitede her takıma eşit yer vererek, takım gözetmeksizin her türlü analizi, haberi yayınlayarak sağladığımı düşünüyorum. Yeri geliyor F.Bahçe yönetimini eleştiriyorum, yeri geliyor Tanjevic'i yerden yere vuruyorum, bir bakmışsınız G.Saray'ın skandalını yazıyorum, sonra kalkıp Beşiktaş'ta oyunculara paraların ödenmeyişine şaşırıyorum, gidiyorum Murat Özyer'in Telekom'da da aynen devam edişine bir eleştiri yolluyorum. Ama bir bakıyorum F.Bahçeli olmakla, bir bakıyorum G.Saraylı olmakla, bir bakıyorum Beşiktaşlı olmakla suçlanıyorum. Takmıyorum kafamı pek bunlara. İçinde küfür olmadığı sürece benim hakkımda yapılan her türlü itham dolu eleştiri mesajını da yayınlıyorum blogda. İnsan herkesi kendi gibi bilirmiş teziyle avutuyorum kendimi.

17-) Mutlaka PS oynuyosundur. 2K serisi mi yoksa Live serisi mi? Bunun dışında oynadığın oyunlar var mı?

PS oynamayan var mı yahu? :) 2K serisini tek geçiyorum izninizle. Onun dışında ben öyle stratejiymiş, maceraymış, oymuş buymuş sevmiyorum pek. Spor oyunu oynuyorum, PES, FIFA, NHL, Virtua Tennis. Sporcu adamı bozar gerisi. :) A bir de Guitar Hero. Dehşet.

18-) Onun dışında özel hayatında neler yaparsın? Nişanlandığını görmüştüm blogunda, burdan da kutlayalım bu arada. :)

Eyvallah sağolasın. Nisan 2010'da düğün var kısmetse. Özel hayat şu sıralar ev arama, eşya bakma gibi klasik dönemeçlerden dönmekle geçiyor. İş, Salsabasket, evlilik hazırlıkları, ailem, nişanlım, arkadaşlarım, basketbol maçları, dergi & kitap, PS3, gezmek tozmak. Şimdilik bu kadarını sığdırabiliyorum hayata.

19-) LA Gencoları hakkında ne düşünüyorsun? Neler yapmalıyız? Bir önerin var mı?

Tarz gayet güzel, yazılar da özgün ve keyifli. Lakers özlemimi giderdiğim, takip ettiğim bir blog. Öneri olarak ne verebilirim? Şu klasik Blogger temasından sıyırabilirsiniz belki blogu. Nette bir sürü tema var Blogger için, başka bir boş blog üzerinde yapılacak ufak bir iki denemeyle daha da agüzel bir dizayn sahibi olabilirsiniz. Çoğu blogger arkadaşıma aynı tavsiyeyi veriyorum bu aralar, değişiklik hoşuma gidiyor. Birçok blog bu yola başvurdu zaten bu aralar. Çok da güzel oldu.

20-) Çok teşekkür ederiz Anıl abi hem samimi cevapların için hem de teklifimizi kabul ettiğin için. Çok keyifliydi.
Mutlu ettiniz, eyvallah.

20 Kasım 2009 Cuma

Spekülatif Tarih #6


Yine Osmanlı'dayız bu yazıda. Almanya'nın ekonomi dengesinden sonra yine Osmanlı'dayız Yıldırım Beyazid dönemine gidiyoruz. Ankara savaşına...

Hani şu 3. kez Anadolu Türk Siyasal birliğinin bozulduğu savaşa. Savaşın nedeni aslında çok ilginç. Birbirlerine yazdıkları "tahrik içeren" mektuplar. Timur'un topraklarını fethettiği Karakoyunlu hükumdarı Kara Yusuf Osmanlıya sığınınca Timur ile Beyazid'in arasında mektuplaşmalar başlar. Mektuplaşmaları şöyle bir özetlemek gerekir;

Öncelikle Timur Kara Yusuf ve ailesinin bir an önce sınır dışı edilmesini ya da öldürülmesini istemiştir. Bunu emr-i vaki sayan Bayezid sert üslubuyla olayların ilk ateşleyicisi olmuştur. Sonuç olarak Timur elçi bile yollamıştır. Ancak savaş çıkacak olmasından tedirgin olmasına ve direk "atar" yapmasına pişman olan Bayezid buna rağmen geri adım atmamıştır. Hatta mektupların sonunda olay hakarete kadar dayanmış ve Bayezid Timur'a topal olduğunu dalga geçerek hatırlatmıştır. (Ha bu arada Timur hakikten topaldır.)

Bu mektuplardan sonra kayış kopmuş ve Timur da geri adım atmaktan vazgeçmiştir. Bu dönemden sonra Timur yavaş yavaş ilerlemeye başlamıştır. Herkesin olayın direk Çubuk Ovası'nda geçtiğini sanmaktadır ancak işin aslı böyle değildir. Timur Sivas'a geldiğinde Bayezid haber almıştır ve hemen yola koyulmuştur. Ancak Bayezid İstanbul'dan Sivas'a giderken yani Sivas'ın üst tarafından gelirken Timur'un ordusu da Konya tarafından (yani Sivas'ın aşağısından) Ankara'ya geçmiştir.

Aynı zamanda Timur ordusunu 4 gün boyunca o ovadan dinlendirmiştir. Ayrıca çok büyük bir avantajı ise su kaynaklarını arkasına almasıdır. Bir düşünelim, ovada savaşıyorsunuz aylardan yaz zaten çok sıcak. Onun üstüne ovada savaşıldığı için bir toz demeti. E bir de üstlerinde zırhlar falan. Aman aman. O askere su götürmezsen savaşması çok zor olacaktır. Osmanlı'da ise durumlar tam tersidir. Asker yürüyerek Sivas'tan Ankara'ya gelmiş ve sadece 3-4 saat dinlenmiştir. Bu su olayının önemine tekrar vurgu yapmak gerekirse sırf savaşlarda askerlere su taşıyan (bir ismi vardı ancak unuttum şu an) birliklerin olduğunu belirtmem gerekir.

İşte savaş bu şartlarda başlamıştır. Timur 2-0 öndedir yani daha savaşın başında. Bununla birlikte savaşı kazanmış ve Bayezid'i de esir olarak almıştır. Oğulları Çelebi Mehmet ve Musa Çelebi ise kaçmayı başarmıştır. Bayezid esir olduktan sonra Timur ona harika bir teklif sunmuştur. Hem vezir-i azamı olmasını hem ordularının komutanı olmasını önermiştir. Hatta bende senden üstün olmam, ülkeyi beraber yönetiriz diye teklifi genişletmiştir. Bayezid ise bu teklifi kabul etmemiştir Osmanlı'yı satmam diyerek. Bunun üstüne Timur esir Bayezid'i bütün halkın arasında zincirli bir şekilde dolaştırmıştır.

İşte buradan sonra iki tane rivayet vardır. Bunlardan ilki Timur'un bu dönemden sonra Bayezid'i esir olarak yaşattığı ve onurunu ayaklar altına aldığıdır ikincisi ise onu bir padişaha yakışır şekilde adeta misafir ettiği, onurunu ayaklar altına alma meselesi ise bu durumda sadece zincirle halkın içinde geçirmeyle kalmıştır. Ki bu bile o büyük padişahın yüzüğündeki zehiri içip intihar etmesine yetmiştir.

Röportaj | Anıl Aksaç


TBL deyince Türkiye'de akla gelen ilk isimlerden biri olan ve hepimizin Salsa Basket'ten tanıdığı Anıl Aksaç ile hem gündeme dair hem kendisine dair bir röportaj gerçekleştireceğiz. Orkun Çolakoğlu röportajında olduğu bu röportajda da sorularınızı bekliyoruz. Takipte kalın.

19 Kasım 2009 Perşembe

Orkun Çolakoğlu Röportajı



1-) Orkun Çolakoğlu kimdir? Ne yer ne içer, biraz bahseder misininiz kendinizden?

25 yaşında öğrenciliğini sürdüren, bu yıl okulu bitirmeye çalışan, hayatının büyük bölümü spor tarafından kaplanan, Lakers ve Beşiktaş’la sevinen, gideceği mesafe çok uzun değilse kulağında müzikle yürümeyi tercih eden, fast food sevme gibi pis bir alışkanlığı olan, fazla ‘içmeyi’ pek sevmeyen, telefonuna pek bakmayan, uyku düzeni problemli, bu soruyu nereye kadar cevaplayacağı konusunda fazla fikri bulunmayan herhangi birisiyim.

2-) Bu başarılı kariyeri oluşturmak için neler yaptınız? Yazılarınızı büyük yazarlara gönderdiniz mi, genç nesile neler önerebilirsiniz?

Estağfurullah, ben henüz pek bir şey yaptığımı düşünmüyorum. Benden daha genç insanlara bir şey önermek bana mı düşer bilmiyorum ama şimdiye dek yürüdüğüm yol soruluyorsa, benim için yolun başında okumaktan keyif almak var. Çocukluğumdaki kitaplara ve kitap/dergi isteğimi hep karşılayan aileme şükranlarımı sunmalıyım. Doksanların ortasında her ayın başında büyük hevesle alıp okuduğum ve sonraları da tekrar tekrar üzerinden geçtiğim Fast Break dergisinin kafamın basketbola takılmasında payı büyüktür. O yaşlarda ve biraz daha öncesinde yazma isteğimi deftere kadro yazarak falan bastırıyordum.
İlk düzgün yazımı ise internetteki basketbol arkadaş grubuma yollamıştım. Daha sonra o yıllarda internet üzerinden tanıştığım Anıl’la (Çelebi) birlikte dönemin spor kanalı Supersport’un internet sayfasına NBA yazıları yazmak için başvurduk ve herhalde yazan kimse bulunmamasının da payıyla kabul edildik. Aynı dönemde Batuğ Abi’nin nethaber.com’daki yazılarıyla tanışmıştım. O yazılar benim için haftaiçi sınavım varsa Cuma akşamına bıraktığım büyük bir keyifti. “Abi elimizden tut” demek niyetiyle değil, sadece hayranlık duyduğum için Batuğ Abi’yle e-posta yoluyla iletişime geçmiştim. Yine o dönemlerde Batuğ Abi’nin o siteyle bağı koptu ve kendi sitesini açmak istediğinden bahsetti. Sağolsun bana da bir yer verdi batug.com adlı, hepinizin bildiği o sitede, ki o zamanlar muhtemelen çok yetersizdim.
Kendi çapımdaki basketbol yazarlığım böyle başladı. Yazma konusunda heves patlaması yaşamama neden olan yazılarda imzası bulunan ve 17 yaşımda bana yazmam için fırsat sunan kişidir Batuğ Abi. Ona olan minnetimi ve hayranlığımı anlatmam güç.

3-) Galatasaray Üniversitesi’nde İletişim okuyorsunuz, nasıl bir öğrencisiniz? Ayrıca bu okuduğunuz okulun ve bölümün yazarlığınıza katkısı oldu mu?

Yedinci senemde olduğumu söyleyeyim, nasıl öğrenci olduğumu siz düşünüverin. Okulumun ve bölümümün yazarlığıma en ufak bir katkısı olmadı. Bunu okurken ukalalık ettiğimi düşünen olmaz umarım ama gerçekten de böyle. Zaten İletişim bölümü içerisinde Halkla İlişkiler ve Reklamcılık okuyorum. Ayrıca yazmak denen şeyin üniversitede öğrenilmeyeceğini düşünüyorum. Üniversitede yazma konusunda öğretilen birtakım metodik şeylerdir.

4-) Spikerlik yapmaya nasıl başladınız?

batug.com’dan arkadaşım Özgün Özdede’ye ulaşan bir teklif vardı. Sadece basketbolla ilgili ve yazıyor olduğumuz için o işe başladık diyebilirim. Şanslı bir durumdu.



5-) Geçelim ortak ilgi alanımız olan NBA'e... Bu sezon genel olarak baktığımızda şampiyonluğa oynayan takımların kadrolarını inanılmaz güçlendirdiklerini, gençleştirme adına oynuyoruz diyen takımların ise bu sene iyice dibe vurduğunu görüyoruz. Yani güç dengelerinin inanılmaz değiştiğini görmek mümkün. NBA'in genel tablosu açısından siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve seyir zevki açısından böyle bir durum olması olumlu mu?

Ben çok sayıda birbirine yakın, vasat seviye takım olmasındansa birkaç tane Minnesota, New Jersey gibi berbat takım olmasını, buna karşılık şampiyonluk adayı denebilecek takımların bu yılki gibi fazla olmasını her zaman tercih ederim ve ligin izlenirliği açısından da çok daha olumlu buluyorum.
Zaten hiçbir zaman sonuncunun bile play-off’a oynaması gibi bir durum olmuyor ve bir takım diplere düştükten sonra da kimse onlarla pek ilgilenmiyor. Atıyorum Charlotte Bobcats, Jackson takasıyla biraz daha iyi duruma gelse bu taraftarları dışında kimi ilgilendirecek? Oysa Richard Jefferson’ın bedavaya Spurs’e geçerek onları tekrar potaya sokması lig başlarken bir şampiyonluk adayının daha konuşulmasını sağladı ve şimdilerde yine Spurs maçlarını biraz daha farklı gözle izliyoruz. Lakers, Celtics, Cavs, Magic maçlarını olduğu gibi…

6-) Doğu Konferansı son senelerde ezilen taraf olarak görüldü - Boston oluşumundan önce - daha sonra Clevland ve Orlando gibi takımlarla güçlendiler. Hala Batı’yı mı daha güçlü görüyorsunuz yoksa çoğu otoritenin de katıldığı gibi Doğu Batı’yı yakaladı hatta geçiyor mu?

Hayır, Batı’yı daha güçlü görmüyorum. Batı son iki-üç yıldır Dallas ve Phoenix’in kendilerini ayaklarından vurmaları, San Antonio’nun bu yıla kadar gerilemesi, Houston’ın da sakatlık sorunları nedeniyle ilerleyememesi nedeniyle Doğu karşısındaki avantajını yitirdi. Son iki yılda Batı’da sadece Lakers şampiyonluk seviyesine yükselip diğer bütün takımlar o kadrajdan çıkarken, Doğu’daki malum üçlü tam bu periyoda resme dahil oldular. Batı’daki başaltı takımlar biraz daha iyiydi ama Utah ve New Orleans’ın düşüşü, buna karşılık Atlanta gibi Doğu takımlarının yükselişiyle o durum da değişiyor gibi.

7-) Doğu'daki şampiyonluk yarışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Boston-Cleveland-Orlando çekişmesinde hangisi önde?

Birinin önde olduğunu söyleyemeyiz sezonun bu aşamasında ama ben Celtics’i biraz daha avantajlı görüyorum. En önemli soru işareti Garnett’in durumu. Onun diziyle ilgili bütün problemi atlatacağını ve formunu tam olarak yakalayacağını varsayarsak tecrübe ve yetenek bakımlarından en komple takım Celtics. Cleveland en iyi oyuncuya sahip ama şampiyonluk adayı takımlar arasındaki pota altı rotasyonu en dengesiz takım durumundalar. Dört numaraları birçok eşleşme için soru işareti ve pivotları çok yaşlı-ağır. Orlando ise süper derin takım ama oyun kurucu yedeği olarak Jason Williams’a güvenmeleri bunca transfer hamlesine yakışmadı ve en önemli yıldızları halen şampiyonluk adaylarının oyuncuları arasındaki en güvenilmez süperyıldız. Denver’ı da o gruba dahil ediyorsak “Adı Carmelo Anthony olmayan…” diyelim.



8-) Şu ana kadar sezonun en büyük sürprizi nedir? Çaylakların iyi performansı mı, Bucks, Phoenix gibi takımların beklenenin üstünde performans göstermesi mi, yoksa Bogut ve Gallinari gibi oyuncuların bireysel performansları mı?

Suns’ın performansını çok şaşırtıcı bulmuyorum şimdilik. Bence en büyük sürpriz, çaylaklar ve Bucks’ı birleştiren, Brandon Jennings. Bu sezon şu ana dek kendisini izleme fırsatı bulamadığım için kendisi hakkında çok fazla konuşamıyorum ama geçen sene Euroleague’de çok az varlık gsterebilmiş bir oyuncunun bu düzeyde oynaması çok çarpıcı.

9-) Geçelim Batı’ya, öncelikle Lakers.. nasıl Lakers'lı oldunuz, sizi bu renklere bağlayan en önemli etmen hangisiydi?

Bu soruya net bir cevabım yok. “Hmm, Kobe iyi topçu” ya da “En güçlü takım bunlar gibi” bir karar noktam olmadı. Hatırladığım, 90’ların ortasında, basketbola ilgim arttığında Bulls’un hanedanlık dönemiydi ve ben de güçlüye soğukluk duyanlardandım. O dönem Kanal D’nin haftasonu banttan verdiği maçlarda birkaç kez Lakers’ı izledim ve Van Exel-Jones-Shaq’li takım epey etkileyici gözüktü. Karşılarındaki takımların seviyesinden pek haberim yoktu tabii. Lakers’a bir sempati duyuyordum ama bugünkü gibi bir taraftarlığım yoktu. Bir gün radyoda Lakers’ın Bulls’u –yanlış hatırlamıyorsam- 15’e yatırdığı haberini duydum, bir şey tık dediyse o an dedi galiba.

10-) Lakers'ın 2007 planları dahil olmak üzere öngörüleri genelde haklı çıkar.. Önümüzdeki 10 yılda bizi yeni bir hanedanlık bekliyor mu? Lakers'ın çekirdeği böyle bi dominasyonu vaat ediyor mu? 2010 yazı mutlaka belirleyici olacaktır, ama genel bi görüş alalım..

2007 planı öngörüm pek haklı çıkmadı aslında =).Hanedanlık olur demek zor bence, çünkü şu an için bile “Lakers rahat şampiyon olur” diyemeyiz. Bence böyle bir dominasyonu değil ama 5-6 yıl boyunca sürekli net şampiyonluk adaylığını vaat ediyor Lakers’ın çekirdeği. Bu sürecin 10 yıla uzaması ise zor ve süreç içerisinde yapılacak transferlere/draft seçimlerine bağlı.



11-) Bynum hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu sezon All-Star olmaya yeterli midir? Ayrıca Kobe'den sonra takımın 1 numaralı silahı olacak kapasiteye sahip mi yoksa iyi bir ikinci adam mı Bynum?

Ben Bynum’ı biraz da elimizde büyüdüğü için epey seviyorum ve oyunculuğunu da beğeniyorum. Ama özellikle geçen yıl çokça da kızdım çünkü sahada rakiplerden çok kendine takıldı. Bu yıla çok daha olumlu bir kafa yapısıyla başlamış durumda. Kendisine inandığında ve maça konsantre olduğunda sorun yok, teknik ve fizik olarak üst düzey bir oyuncu. Şu anki performansını sürdürdüğü, Gasol geldikten sonra da dakikası azalsa da etkinliği bu seviyede kaldığı takdirde All-Star’a üçüncü olur çok rahat. Gelecekte bir numaralı adam olmak ise ayrı nitelikler istiyor. Bynum o seviyede değil şimdilik. Daha 22 yaşında tabii ama bir tahmin yapmak gerekirse, ben onun iyi bir ikinci adam olacağını düşünüyorum.

12-) Lakers'ın normal sezon maçlarını tabir-i caizse iplememesini ve buna bağlı olarak uzun galibiyet serileri yakalayamamasını neye bağlıyorsunuz? Gasol'un dönüşünden sonra bu alışkanlık değişir mi?

Savunma alışkanlığı olmaması bence en büyük problem. Bunun yanında Odom, Farmar, Vujacic gibi ana rotasyon oyuncuları çok rahat karakterliler, Fisher da çok yetersiz. Gasol’ün dönüşü takımın anlayışını değiştirmeyecektir, geçen sene de aynı şeyleri yaşadık. Ama Gasol’ün dönüşü tabii ki takımın kapasitesini iyice arttıracak, dolayısıyla kötü oynarken de kazanma şansımız artacaktır.

13-) Phil Jackson sonrası ne tür bir yapı, isim düşünülüyor takımda? Kurt Rambis ismi konuşuluyor, yorumunuz nedir?

Nasıl bir şey düşünüldüğü konusunda fikrim yok. Birkaç yıl önce Jerry Buss’ın yine hızlı tempo oynayan bir Lakers’ı görmeyi hayal ettiği, hatta 2004’te Jackson’ın kontratını bu yüzden yenilemediği biliniyordu ama sonrasında yaşananlar fikrini değiştirmiş olabilir. Bence bir sonraki koç biraz da takımın o karar anındaki haline bağlı olarak belirlenir. Örneğin bu yılı yine şampiyon ya da finalist bitirsek ve Jackson bırakacak olsa muhtemelen sistem değişikliği olmaması için Brian Shaw’la devam edilirdi tecrübesiz de olsa. Şu sıra Jackson’ın birkaç yıl daha devam etmeye niyetli olduğu konuşuluyor. Bu sürenin sonunda takım da gerileme gösterirse belki farklı bir yola girilebilir. Rambis’in dönüşü ise Minnesota’daki grafiğine bağlı. Takımı dipten çıkaramadıktan sonra gelip de Lakers’ın başına geçemez.

14-) Lakers'ı NBA finallerinde Doğu'dan gelecek hangi takım en çok zorlar?

Önceki bir soruyu yanıtlarken de söylediğim gibi, Garnett’in sağlık sorunlarını tamamen atması kaydıyla en komple takım olarak Celtics’i görüyorum. Ama bir yandan da en çok onlarla karşılaşmamızı, onları yenerek şampiyon olmamızı isterim.



15-) Fanatik bir Beşiktaş'lısınız. Beşiktaş'ın son durumunu nasıl buluyorsunuz? Şampiyonlar ligi elden gitmek üzere, olası bir Fenerbahçe mağlubiyetinde lig de elden gidebilir mi?

Gitti-gidecek muhabbetinin ötesinde, aşırı bir rotasyon neticesinde takımın bir türlü oturmamasından, sezon başında çok daha bilinçli futbol oynayan takımın bu kararsızlık hali sonucu şu anki haline gelmesinden ve takımda bana göre yerlerinin çok sağlam olması gereken bazı oyuncuların, takımda olmasalar da olur dediğim diğer bazı oyuncularla dönüşümlü oynamak durumunda kalmalarından rahatsızlık duyuyorum. Takımın kendi kendiyle boğuştuğunu düşünmek can sıkıcı.

16-) Beşiktaş demişken başkandan bahsetmemek olmaz. Tribünleri temizleme operasyonunu nasıl buluyorsunuz? Kendisi Serdar Bilgili'yi aynı şekilde gönderdiği için mi kendisine edilen küfürlere bu kadar kızıyor?

Tribünleri temizleme çabasını samimiyetsiz buluyorum. Fazlasını söylemeye gerek yok sanırım.

17-) Yine Beşiktaş üzerinden TBL'e bakış açınızı öğrenebilir miyiz? Çoğu takımda yapılan "her sene revizyon" mantığını nasıl buluyorsunuz? Onun dışında Avrupa'da takip ettiğiniz bir lig var mı?

Bu istikrarsızlık her şeyden önce taraftarların takımla aralarında bağ oluşturmalarını engelliyor. Fenerbahçe taraftarı dışında, Efes ve Telekom’un da çok az taraftarı olduğunu düşünürsek, takımındaki iyi oyuncuları üst üste iki sezon izleyebilen basketbolsever yok. Beşiktaş üzerinden örnek vereyim, taraftar El-Amin’e tapıyor, ama iki yıl izleyebiliyor. Sonra Kerem geliyor, o seviliyor, bir yıl kalıyor. Sinan-Shumpert-Nicevic’li takım bir yılda dağılıyor. Hal böyleyken “salonlar niye boş kalıyor” demek manasız. Derseniz ki Fenerbahçe’de diğer takımlara kıyasla bir kadro istikrarı var ama taraftar ilgisi felaket düzeyde bu sezon, bence Fener taraftarının da ilgisizliği biraz ligdeki rekabet düzeyine bağlı. Beşiktaş ve Galatasaray da o düzeyde takımlara sahip olsalar Tanjevic’e olan kızgınlık Fenerbahçelilerin ayağını bu kadar kesmezdi salondan. Hep dile getirilen Beşiktaş-Efes Pilsen ve Galatasaray-Telekom birleşme senaryoları bence Türk basketbolu için şart. Bu ülkedeki basketbol ilgi seviyesi salonların gösterdiği kadar düşük değil. ABD’yle 2004’te oynanan maçlardaki tribünler ya da milli takımın daha iyi olduğu dönemde garip eleme grubu maçlarının bile kapalı gişe oynaması bunun kanıtıdır. Ama önce çoğunluğun tuttuğu takımların işin içine iddiayla girmeleri gerekiyor.

18-) Tekrar Orkun Çolakoğlu'na dönelim. İyi bir PS tutkunu olduğunu biliyoruz. Bu seneki oyunlar hakkında düşünceleriniz nedir? Pes mi Fifa mı? 2K mı Nba Live mı?

Birkaç yıldır PES’in yapay zekasını bir ay gibi bir sürede çözüp sonra pek keyif alamadığımdan bu yıl tavsiyelerin de etkisiyle Fifa’ya geçiş yaptım. Kontrollere henüz tam olarak alışabilmiş değilim ama PES’e göre çok daha zeki bir oyun olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tabii bu söylediğim konsol için geçerli. 2k ve Live arasında ise tartışma bile olmaz. Hala Live oynayan varsa o adaya kurtarma ekibi gönderilsin. 2k10 çok iyi gözüküyor ama halen alışma aşamasındayım. Bu yıl fazla yoğun olduğum için iki oyunda da alışma sürecini atlatabilecek miyim, onu da bilemiyorum.

19-) Slam ve NBA Türkiye'nin de kapanmasıyla basketbolseverler dergisiz kaldı. Bir dergi projeniz var mı? Eğer öyle bir proje olursa o projede yer almak ister misiniz?

Bildiğim bir dergi projesi yok. Dergi olmasını her zaman isterim, benim gözümde yeri hiçbir zaman internet tarafından doldurulamaz ama bunca dergi kapandıktan sonra başka bir dergi tutunabilir mi sorusuna çok hevesli bir yanıt veremiyorum. Reklamverenlerin spor dergilerini ve kitlelerini küçümsemeleri gibi sıkıntılardan da bahsedilebilir ama esas konuşulması gereken insanımızın okuma alışkanlığı. “Uzun yazı” ifadesinin çoğunlukla eleştiri anlamı taşıdığı bir toplumdayız.

20-) Son olarak LA Gencoları’nı takip ediyor musunuz? Tavsiyeleriniz var mı?

Bu blogda yazan herkes eli kalem tutan, okuyan, takip eden, yazmak için zahmete
giren, bu nedenle takdir ettiğim arkadaşlar. Böyle bir ekipten zaten özensiz iş çıkmaz.Önerim ise blog'u diğer birçok örnekten farklılaştırmanız. Nasıl olacağına karar verecek kişiler sizlersiniz ama farklı bir yolu izlemek bu işte daha iyidir.


Röportaj isteğimizi geri çevirmeyip,sorularımızı yanıtlayan Orkun Çolakoğlu’na teşekkür ederiz.

17 Kasım 2009 Salı

Geçmişten Kareler #18



Herkes Saraçoğlu'nda yaptığı gol sevinciyle hatırlayacaktır onu. İyi forvetti, hava toplarında iyiydi falan filan... Türkiye'de futbol oynamasına izin verilmeyen adam Yunanistan'da oynarken kalbine yenik düştü. Aslında tam tersi olsa hiç birimizi şaşırtmazdı herhalde, bilmiyorum haksızlık mı ediyorum. Yolları Türkiye'den geçen iki "efendi" adamın vefatı son derece üzücü. Allah ailesine ve sevenlerine sabır versin.

13 Kasım 2009 Cuma

Spekülatif Tarih #5


Hep Osmanlı'dan mı gideceğiz, biraz da yakın tarihe dönelim. Hem de bizimle bağlantılı olmasına rağmen başka bir ülkeye çevirelim; Almanya'ya. Versay antlaşmasını bilirsiniz, bizim için Sevr neyse onlar içinde Versay o dur. Yani kaybedilen devletlerin anasını ağlatan antlaşmalar. Bu antlaşmalarla ülkeyi mahvetmenin iki yolu vardır birisi topraklarını paylaşmaktır ki bu Türkiye'nin başına gelen. İkincisi ise tahmin edilemeyecek kadar tazminat. İşte Almanya'ya bunu yaptı itilaf devletleri, 1921 yılı şartlarını düşünerek 56 "milyar" doları kafanızda bir tartın.

Bu rakam o kadar büyük bir rakam ki, Almanya ekonomisi çöktü. Ülkede hiper enflasyon ortaya çıktı. Alman markı o kadar değersizleşti ki yaklaşık 50 bin mark 1 dolara denk gelmeye başladı. İşte işin spekülatif kısmı bundan sonra başlıyor; 1.si Amerika'nın dalga geçmek amacıyla Alman sınırlarında para taşıyan bir uçak dolusu Mark'ı bıraktığıdır. 2. ise çok daha ilginç. Alman parasının ne kadar değersizleştiğini gösteriyor. Almanlar o dönemde ekmek almaya bile içi para dolu sepetlerle gidiyorlar. Hele 1 kilo etin o zamanki değeri var ki (tam sayıyı hatırlayamadım) aman aman.

İşte zaten bu antlaşma Hitler'in ve Nazi partisinin çıkışı olarak kabul edilir. Hatta şu anda bile Almanya'da bu antlaşmayı yapanlara "hain" olarak bakılır.

4 Kasım 2009 Çarşamba

Spekülatif Tarih #4


Bugün yine Osmanlı Devleti'nden ve yine Yükselme Devri'nden bir hikaye var. Sokollu (Sokullu değil dikkat!) Mehmet Paşa'yı bilmeyen yoktur herhalde, Osmanlı tarihinin en büyük vezirlerinden biridir. Vezirlik görevi Kanuni Sultan Süleyman'ın son dönemlerinde başlayan ve Kanuni'nin arkasından II. Selim ve III. Murat'a da vezirlik yapmıştır bu 2 metrenin üstündeki dev vezir.

Bu yazı da yine bir yanılmadan bahsedeceğim sizlere, bu dönemde yaşanan. Bilirsiniz okullarda hep "Osmanlı'nın kasası yükselme devri'nde ağzına kadar doludur" diye okutulur. Ancak işler gerçekte öyle değildir. Yani en azından bu genellemeyi dönemin tümüne yaymak doğru olmayacaktır. Doğru Fatih ve I. Selim (Yavuz) dönemlerinde yapılan fetihlerin arkasından alınan ganimetlerle olsun, ticarete verilen önemle olsun Osmanlı Hazinesi gerçekten ağzına kadar doludur.

Hemen araya hikayenin en büyük kahramanlarından biri olan Kanuni Sultan Süleyman'ı sokuyorum. Kendisi Osmanlı tarihinin belki de en şanslı padişahlarından biridir. Şöyle ki kendisi hem Yavuz Sultan Selim'in tek oğludur ve asla tahta çıkmak için mücadele vermemiştir, yani ne öldürülecek bir abisi ne de kardeşi vardır. Ayrıca devleti aldığında hakikaten devletin kasası ağzına kadar dolu, sınırlarda oldukça gneiştir. Yani bir eli yağda, bir eli baldadır Kanuni'nin... Kendisi de sürekli olarak Avrupa'ya seferler düzenlemiştir, bu pratikte iyi bir şey olarak gözükse de ekonomiye oldukça zarar vermiştir. Tabii kolay değil onlarca askerin, büyük baş / küçük baş hayvanın karnını doyurmak, onlara kalacak yer sağlamak... Eh böyle olunca da ağzına kadar dolu aldığı hazine, tam takır olarak kalmıştır II. Selim'e.

İşte olay burada başlıyor. Cülus bahşişini bilirsiniz padişahın tahta çıkışından sonra Yeniçerilere dağıttı bahşiştir. II. Selim cülus bahşişi dağıtacaktır tahta geçtikten sonra ancak dağıtılacak para bulunamamıştır. İşte burada ortaya Sokollu çıkmış ve cülus bahşişini dağıtmak adına kaftanını satmıştır ki vezirliğin en büyük simgelerinden biridir bu kaftan. Tarihimizde böyle yanılgılar var maalesef. Doğru aktarılmayan, genellenen olaylar... Ancak böyle hikayeleri dinlemekte oldukça güzel oluyor, en azından kendi adıma.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Spekülatif Tarih #3


Bu yazıda hem İstanbul'un fethi hakkında bilinmeyenleri hem de yanlış bilindiğini düşündüğüm bir kaç noktayı anlatmak istiyorum bildiklerim doğrultusunda.

Öncelikle yanlış bilindiğini düşündüğüm noktadan başlıyayım, İstanbul'un fethi deyince muhtemelen herkes bugünkü İstanbul'un fethedildiğini düşünüyordur ancak bu düşünce kesinlikle yanlıştır çünkü Osmanlı zaten o dönemlerde Beşiktaş gibi Kasımpaşa gibi Kadıköy gibi yerlere sahip ve o yerlerde tarım yapmakta. Alınan İstanbul sadece surlarla çevrili olan bugünkü Trakya topraklarında bulunan yerdir. Bilenler mutlaka vardır ancak İstanbul'un fethi deyince insanlar ister istemez bütün İstanbul'u bir anda aldık herhalde diye düşünüyordur.

Bir diğer ilginç ayrıntı ise bu büyük şahi toplarının dökümü hakkında... Bu topların dökümü sırasında bu işin uzmanı olan Fatih Sultan Mehmet bizzat işin içinde olması bir yana bu topları döktüren isim bir Bizans dökümcüsü. "Osmanlı da yokmuymuş bu işi yapıcak adam" diye düşünmeyin, bunlar öyle büyük toplar ki 300 öküzle çekildiği söyleniyor. Bu Bizans dökümcüsünün adı Urban'dır ve Bizans Urban'ı Osmanlı'ya yardım edeceği duyumunu alarak hapise atar. Ancak Osmanlı bir gece yarısı operasyonuyla Urban'ı kaçırıp topların döküldüğü yer olan Edirne'ye götürür.

Bu topların yarattığı büyük etki az çok tahmin ediliyordur. İstanbul'un kuşatılacağını duyan Bizans, Fatih Sultan Mehmet'e bir elçi yollar ve "Mehmet'cim, bak asırlardır bir sürü devlet bunu başaramadı. Sen de başaramazsın, boşuna uğraşma" mesajını verir. Ayrıca ilginç bir istatistikte verir bu elçi: "İstanbul'u kuşatıp alamayan devletler üzerinden uzun bir süre geçmeden yıkılır" (bkz. memlükler, avarlar) Yani Bizans İstanbul'un alınamayacağından o kadar emindir ki, hazırlıklara çok sonra başlar. Hazırlıkları başlatan olayda şahi toplarının denenmesi dönemine tekabül eder. Osmanlı bir şahi topuyla deneme atışı yapmış, çıkan sesi, dumanı, ateşi gören Bizans savunma hazırlıklarına bu zamandan sonra başlamıştır.


Bir başka ilginç nokta ise Fatih'in psikopatlığıyla ilgilidir. İstanbul'un fethi için hazırlıklar tamamlanmış ve belki de Osmanlı padişahları arasında sayılı psikopatlardan biri olan Fatih Karadeniz'den Akdeniz'e, Akdeniz'den Karadeniz'e geçişleri yasaklayan bir ferman yayınlamıştır. Ancak bu fermandan haberi olan dört Ceneviz gemisi Ege kıyılarında toplarla vurulmuş, içinde bulunan mürettebat da tutuklanmıştır. Asıl psikopatlıkta burada başlar zaten: Fatih bu 40 kadar görevilinin önce derisini yüzdürmüş sonra da kazığa oturtmuştur.

Bu kadar hazırlığın sonunda İstanbul fethedilmiştir edilmesine ama tam olarak herkesi asarak, keserek değil. Tarihte bir yeri fethemenin sadece herkesi öldürmek olmadığını gösteren bir belgedir bu aslında, Osmanlı İstanbul'a olan bütün giriş ve çıkışları kesmiş yani İstanbul'u açlığın pençesine bırakmıştır. Bizanslı tarihçiler İstanbul halkının 1 ay sonunda sokaktaki köpekleri yiyecek duruma geldiğini yazar.

30 Ekim 2009 Cuma

Bence Bunu Bilmiyorsun #1

NBA dönemi, blog yazı patlaması yaşarken yeni bir seri başlatayım dedim. Neyse uzatmadan başlayalım.



Aslında çoğu kişi bunu biliyor diye düşünüyordum ama bütün arkadaşlarımdan ''Hadi lan ! '' tarzı bir tepki aldığım için söyleme gereği duydum.

Cenk - Erdem ikilisinden Cenk, Malt diye bildiğimiz grubun solistliğini de yapmakta. Buyrun resmi..

Spekülatif Tarih #2


Bu yazıda Dünya'nın gelmiş geçmiş en büyük komutanlarından biri olan Fenikelilerin bir kolonisi olan Kartaca komutanı Hannibal'dan bahsedeceğim, bildiğim ve duyduğum kadarıyla.

Hannibal genelde "Roma'nın anasını ağlatan adam" olarak bilinir Tarih çevrelerinde. Gerçekten de öyledir, Roma'nın 10'da 1'i büyüklükteki bir orduyla Roma'nın tabiri caizse ağzına sıçmış, kışın ordusunu Alp'lerden geçirip Roma'yı işgale çok çok yaklaşmıştır. Ancak Romalılar son kozlarını karanlıkta vahşi hayvanların boynuzlarına meşaleler bağlayarak yapınca ordusunda bulunan filler arkalarını dönüp kaçmaya çalışmış, bu olay sırasında da bir sürü süvari ezmişlerdir. Roma'yı alamaması da istese alırmış ancak alamaması konusunda iki rivayet olduğu söylenir; birincisi "bizim amacımız Roma'yı yenmekti, oraları fethetmek değil" tarzı bir düşüncede bulunması, ikincisi ise savaşı kazandıktan sonra bir yerde çok oyalanması ve eğlenmesi olarak kabul edilir.

Atatürk'ün de çok sevdiği bir komutan olan Hannibal, Pön savaşları sırasında gözünü kaybeden, Roma nefretiyle dolu büyük bir komutandır. Ölümü de bu savaşlardan yıllar sonra Roma askerleri tarafından bulunarak gerçekleşmiştir. Ancak tahmin ettiğiniz gibi Hannibal'ı Romalı askerler değil, kendi içtiği zehir öldürmüştür. Mezarı şu an Türkiye'de, İzmit yakınlarındadır.

Not: Fotoğraf, bir zamanlar NTV'de yayınlanan belgeselden.

Geçmişten Kareler #17


Türkiye'ye gelen bırakın en iyi kaleciyi en iyi yabancılardan biriydi Taffarel. Fotoğraf daha gelmeden önce '98 Dünya Kupasından. Taffarel'in Galatasaray'a geleceği belli olmuş ancak daha takıma katılmamış, şampiyona için milli takımla birlikteydi. O zamanlar bende Hollanda hastalığı var Bergkamp'lı, Davids'li Turunculara karşı inanılmaz bir sempatim vardı. Ancak nereden bilebilirdim o gün Brezilya takımında normal süresi berabere biten maçın penaltılarında, 2 penaltı kurtaran "1 numaranın" Galatasaray tarihinin en başarılı yıllarında takımın kalesini en iyi şekilde koruyacağını... Büyük adamdı Tafi, onun gibi kaleci hala gelmedi!

27 Ekim 2009 Salı

Spekülatif Tarih #1


Spekülatif tarih, yani Tarih'in hikaye kısmı benim en sevdiğim kısımdır. Büyük liderlerle, büyük insanlarla ilgili hikayeleri dinlemek çok hoşuma gidiyor. Eh, bir TS'ci olarak da bol bol dinliyorum bunları. Arada çok hoşuma gidenleri sizlerle de paylaşmak istiyorum ve bizim büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili bir taneyle başlayalım.

Atatürk Mersin'e yaptığı seyahatlerden birinde şehirde gördüğü büyük köşkleri işaret ederek sorular sormaya başlamış;

-Bu köşk kimin?
-Kirkor'un...
-Ya şu koca bina?
-Yorgo'nun...
-Ya şu?
-Salomon'un...

Atatürk biraz sinirlenerek, "onlar bu binaları yaparken ya siz nerdeydiniz" diye sorar. Ve arkadan bir köylünün sesi duyulur;

"Biz nerede miydik? Yemen'de, Tuna Boylar'ında, Balkanlar'da, Arnavut Dağları'nda, Kafkaslar'da, Çanakkale'de savaşıyorduk paşam."

Ve Atatürk daha sonları bu hikayesini paylaşırken, "Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar dede olmuştur" demiştir.

--

Benim çok hoşuma gitti, eğer beğenilirse devamı gelecektir.

20 Ekim 2009 Salı

Geçmişten Kareler #16



İzlediğim futbolcular arasında en hayran olduğum kişidir Zidane. Futbol zekası, tekniğiyle beni kendine hayran bırakmıştı. Futbol kariyeri boyunca çok sakin ve efendi bir oyuncu olarak tanındı. Zidane'ı görebileceğiniz en agresif ve en ilginç kareyi yansıtıyorum sizlere. 2006 Dünya Kupası. Final maçı.

Bu arada kafayı atarken gol atmış gibi sevinmiştim ne yalan söyliyeyim.

Geçmişten Kareler Serisi

10 Ekim 2009 Cumartesi

Geçmişten Kareler #15


Gilbert Arenas sakatlık geçirmeden önce ligin en renkli isimlerden biriydi. Bu karede benim Arenas'tan en çok etkilendiğim günlerden birinin karesi. Hatırlayanlar olacaktır, sezon 06/07 sezonu... 111-111 devam eden Utah-Wizards maçında Arenas son hücumu oynayacaktır, süreyi eritir ve 1.5-2 saniye kala civarı şutu gönderir ve şut daha girmeden ellerini kaldırıp fotoğraftaki pozu verir. Bu sezon ben çok şey bekliyorum Arenas'tan, çok iddialıyım bu tezimde.

" Zero 2 Hero... Again ?"

8 Ekim 2009 Perşembe

Geçmişten Kareler #14

Jack Nicholson. Blog olarak çok sevdiğimiz bir isim. Los Angeles Lakers'ın en büyük, en ünlü, en önemli, en herhangi olumlu birşey taraftarlarından. İyi bir Lakers taraftarı olduğu kadar da çok iyi bir aktör. Bu işe yıllarını vermiş bir isim. 22 Nisan 1937 doğum tarihli Jack Baba ilk Oscar'ını 1975 yılında, yani 38 yaşında kazandı. Filmin adı 'One Flew Over the Cuckoo's Nest'. Fotoğraf ilk Oscar'ı kazandığı anı gösteriyor bizlere. Daha sonra 2 kez daha kazandı bu ödülü. En iyi yardımcı aktör kategorisinde, 1983'te 'Terms of Endearment' ile, en iyi aktör kategorisinde ise 1997 yılında 'As Good As It Gets' ile kazandı. Baba'nın müthiş bir kariyeri var. Şu an 72 yaşında ve oynadığı 50 küsür film var. Umarız daha uzun yıllar onu Staples Center'da ve Beyaz Perde'de izleme şansımız olur. Büyüksün Jack Baba!

29 Eylül 2009 Salı

Geçmişten Kareler #13

Hakan Şükür Türkiye'nin en büyük efsanelerinden biridir bana göre. Çok özel bir oyuncu olduğu gerçeğini zaten kimse inkar edemez sanırım ama bazen "Fetocu" sıfatıyla ortaya çıkması rahatsız edici bence Türk Futbolu açısından. Her neyse... Fotoğraf Elland Road'daki Leeds maçından. Hakan Şükür Hagi'nin enfes pasında hareketleniyor, 2 rakibi geçip çok güzel bir vuruşla golü atarken aynı zamanda Galatasaray'a finalin kapısını açıyordu. Kapalı üstten gelsin;

"Kral Hakan Şükür, seni çekemeyen bütün i.nelerin suratına tükür"

27 Eylül 2009 Pazar

Geçmişten Kareler #12

yıllar yılı hiç bıkmadın
büyük bir aşkla bağlandın
yeri geldi sabahladın
bütün ömrünü harcadın
şimdi söyle nerdesin sen
oldu mu bırakıp gitmen
keşke çıkıp şaka desen
ne olur alpaslan dikmen

25 Eylül 2009 Cuma

Geçmişten Kareler #11

Bu seriye bizde el atalım dedik. Hadiseyi biliyorsunuz. 2003 MTV Video Müzik Ödülleri. Britney Spears hanım kızımız 'Like a Virgin'den giriyorlar. Christina Aguilera devam ettiriyor o enfes melez aksanlı sesiyle. Daha sonra siyahlar içinde dünyanın gördüğü en büyük bayan pop ikonu Madonna çıkıyor sahneye. 'Hollywood'u söyleyerek giriyor. Vakit geçtikçe orgazm oluyor bütün izleyenler. Orgazm olmayan tek kişi, kamera ona döndüğünde abuk sabuk mimikler yapan Justin Timberlake. Yavaş yavaş terlemeye başlıyoruz, en sonunda Madonna, önce Britney'i daha sonra da Christina Aguilera'yı dudağından öpüyor. Seyirciler neye uğradığını şaşırmış iken Missy Eliott geliyor sahneye ve 'Work It'i söylüyorlar bu sefer. Göğüs arasına mikrofon sıkıştırıp oynamak moda oluyor, daha sonra Madonna lezbiyen mi? dedikoduları ortaya çıkıyor falan filan. Video için burayı izlemenizi ve o müthiş anı yeniden yaşamanızı tavsiye ederim. 2003 VMA'yı bir bu olayla hatırlarım bir de Good Charlotte'un 'Lifestyles of the Rich & Famous' ile yılın en iyi rock videosunu alamamasıyla. Bir 10 yıl sonra da Geçmişten Kareler #herhangi bir sayıda, 2009 VMA'da Kanye West-Taylor Swift olayını konuşuruz artık.

24 Eylül 2009 Perşembe

Geçmişten Kareler #10


Bugün GK serisinde bir değişiklik yaptım ve bir TV dizisiyle ilgili bir fotoğraf kullandım. Diziyi elbette ki hepimiz biliyoruz; Kurtlar Vadisi. Bazılarımız izlediği için, bazılarımız için her dakika duyduğu ve olay yarattığı için izliyor. Ben ilk kesimdenim. Dizi başladı başlayalı izliyorum. Dizi bu yıl 6. senesine giriyor ki hala bu kadar izleyicisi varsa bu başarılı olduğunu gösteriyor Türkiye standartlarında. Ha tabii, saçma mı? Kesinlikle. Bilmem kaç bölümdür ölmeyen Polat Alemdar'ın maceraları eski Çakır'lı bölümler kadar sarmıyor tabii ama. Fotoğrafta Çakır'ın ölümüyle ilgili; gerçek bir gazete ilanı. Çakır dizide öldükten sonra, böyle ilanlar, camiide kılınan cenaze namazları, dizide Çakır'ı öldüren oyuncunun Akmerkez'de ciddi ciddi sopa yemesi... Ne değişik ülkeyiz arkadaş.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Geçmişten Kareler #9


"In 1969 I gave up women and alcohol and it was the worst 20 minutes of my life"

19 Eylül 2009 Cumartesi

Geçmişten Kareler #8


Gheorge Hagi... Türkiye'ye gelen en iyi yabancıdır. Bu görüşe katılmayanlar şu dakika yazıyı okumayı bıraksınlar, samimi söylüyorum. Geçirdiği 5 yıl boyunca 1 Avrupa Süper Kupası, 1 UEFA Kupası, 4 Lig Şampiyonluğu, 2 Türkiye Kupası, 1 Cumhurbaşkanlığı Kupası kazanan Hagi'den daha iyi bi' yabancı olduğunu iddia eden varsa, hele ki bu isim Alex ise Selçuk Yula'dan farkı yoktur benim gözümde. Her neyse... Fotoğraf Hagi'nin geldiği sezondan, imza töreninden. Karpatların Maradona'sı, Türk Futbol Tarihine adını yazdığı yere yene gelmiş ve hikaye başlamak üzere. O zamana kadar Steaua Bukres, Real Madrid ve Barcelona'da oynayan Hagi, gol attığı bir Trabzonsporla başlayan ve yine son maçında bir resital sunarak 2 kez daha Trabzonspor ağlarını havalandırdığı hikayeyi başlatmak üzere masa başındadır. Bu imzanın sonrası, akıl mantık sınırlarını zorlayacak vuruşlar, inanılmaz paslar, takımı saha içinde yönetmek... Ya da Bilbao'ya son dakikada golü atıp Türkiye'yi sevince boğmak, Almanya'da Dortmund'a gol atamayız diyen Müfit Erkasap'ı dumura uğratmak, ya da Monaco'ya belki de Galatasaray tarihinin en güzel gollerinden birini atmak... Çok büyüksün üstad.

Next1: Münevver Karabulut Cinayeti ve Medya Başarısı
Next2: Turkey's Player Power Rankings

17 Eylül 2009 Perşembe

Geçmişten Kareler #7


Kobe'nin buzzer attığı maçlardan yanlızca bi' tanesi. Ancak bu maçın bi' farklılığı var ki Kobe'nin bu maçta duruşmadan (malum o dönemki tecavüz suçlaması) 2. periyotta gelmiş olması. Maçı NBA TV vermişti çok iyi hatırlıyorum, bende o geceyi yaşayan şanslı insanlardan biriydim. Kobe faul çizgisine kadar topu sürdükten sonra, bir fake attıktan sonra şutu potaya gönderiyordu. Ayrıca bu maçın ve Kobe'nin attığı buzzer'ın bir başka önemli özelliği de Denver'a karşı olması. Bildiğiniz gibi Kobe'nin tecavüz suçlamasının başladığı yer Denver, Colorado'daki bir otel odası.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Geçmişten Kareler #6


Geçmişten Kareler kuşağımızda bugünkü durağımız NBA ve bir all-star maçı. Hem de bir efsanenin son all star maçı... Michael Jordan'ın son All star maçı olan 2003'ten bahsediyorum. Maç genelinde şut performansı olarak pekte iyi bir performans gösteremeyen Jordan, maçın sonunda sazı eline almış ve birkaç saniye kala takımını 2 sayı öne geçirmişti. Maç öyle bitip, Doğu maçı kazanmış olsa Michael Jordan son All-Star maçında MVP ödülünü büyük bir ihtimalle alacaktı, ancak o kalan kısa süre içinde Jermaine O'neal sağ dipte topla buluşan Kobe'ye 3'lük pozisyonunda faul yapıyor ve 3'de 2 atan Kobe maçı uzatmaya taşıyordu. Maçı uzatmaya taşıyan Batı, uzatma bölümünde üstün taraf olup maçı kazanıyordu ve 37 sayı 9 ribaund oynayan Kevin Garnett 155-145 biten maçın MVP'si oluyordu. Bu All-Star maçı genelde "Jermaine O'neal'ın sıçıp, Jordan'ın MVP ödülünü sabote ettiği maç" olarak hatırlanılır. Ki Jermaine o maçta basketbol tanrılarını fazlasıyla kızdırmış olacak ki o günden sonra bir türlü belini doğrultup iyi performanslar sergileyemedi.

Önemli Ekleme: O maçta Jordan'a ilk beş çıkma hakkını veren Vince Carter'a da selam olsun.

13 Eylül 2009 Pazar

Geçmişten Kareler #5


Sene 2001... Eurobasket 2001 Türkiye'de düzenleniyor ve o zamana kadar kayda değer bir başarısı olmayan Türk Milli Takımı turnuvada tarih yazıyor ve seyirci desteğiyle finale kadar uzanıyordu. Parker, Stojakovic, Bodiroga, Dirk Nowitzki, Pau Gasol, Marko Jaric, Milan Gurovic, Jasikevicius, Kirilenko, Tapiro, Kambala, Fucka, Brezec, Nachbar, Nestorovic, Papaloukas gibi yıldızların oynadığı turnuvada, Türkiye'nin gruplar sonrasındaki her maçında bir heyecan fırtınası yaşanıyordu. Çeyrek finalde Hırvatistan, yarı finalde Almanya'ya karşı alınan 1 ve 2 sayılık galibiyetler 12 Dev Adam'ı finale taşıyordu. Bu fotoğraf ise 79-78 kazandığımız yarı final maçından. 2001 senesinde çekilen bu iki fotoğrafın kahramanın yıllar sonra NBA'de çok çok önemli rollerde, çok çok önemli maçlara çıkıp birinin sezon MVP'si, diğerinin ise en yaşlı MIP olacağını kim söyleyebilirdi ki.

GK#4
GK #3
GK#2
GK#1

Önemli Not: Aslında bu yazı serisine başlarken, "günde sadece 1 fotoğraf" diye başlamıştık ancak bu fotoğrafı görünce dayanamadım. Bundan sonra günde 1 fotoğrafa devam edeceğiz.

Geçmişten Kareler #4

Fotoğraftaki ismi tanıdınız değil mi ? Tanımayanlar için söyliyeyim; Deli İbo yani İbrahim Üzülmez. Fotoğraf 98/99 sezonundan...

GK #3
GK#2
GK#1