Malum Nba'de sezon öncesi hazırlıkları başladı. Gencolar olarak Lakers'a henüz değinmedik. Şimdilik sadece ben son haberlerden bahsedeceğim, ilerleyen günlerde daha detaylı projelerimiz var.
İlk olarak Dwight Howard konusundan bahsedelim. Howard'ın geçtiğimiz seneden kalma bir bel sakatlığı vardı. Howard'ın sakatlığının sanılandan daha ciddi olduğu ve normal sezonun ilk maçlarını kaçıracağı söylenmişti ilk günlerde. Ancak özellikle son haftada Howard'ın hızlı bir iyileşme sürecinde olduğu söyleniyor. Howard hazırlık maçlarında oynamasa da antrenmanlardaki 5'e 5 mücadelelerde sahada yer alıyor. Son gelen haberler de Howard'ın sezonun açılış maçında sahada yer alacağı yönünde. Yeni pivotumuzun antrenman videolarında da pek bir sıkıntısı yokmuş gibi duruyor. Son oynanan antrenman maçından sonra belinde ağrı olmadığını ve kendini gayet iyi hissettiğini söylemiş zaten.
Bir diğer sakatlık haberi de yedek pivotumuz Jordan Hill'den geldi. Hill geçtiğimiz hafta belinden sakatlandı ve hazırlık maçlarında yer almadı. İlk belirlemelerde Hill'in ameliyat olacağı ve sezonun ilk kısmını kaçıracağı açıklandı ancak daha sonra yapılan kontrollerde durumun o kadar da ciddi olmadığı söylendi. Hill'in bir rehabilitasyon sürecine gireceği ve sezon başlangıcından önce sahada yerini alabilecek duruma geleceği açıklandı.
Son olarak da Howard takasında gelen Earl Clark'tan bir sakatlık haberi geldi Lakers'a. Takım sözcüsü John Black Clark'ın sol kasığından sakatlandığını ve ne kadar süre sahalardan uzak kalacağının bilinmediğini açıkladı. Clark'ın 12 kişilik rotasyona dahil olup olamayacağı belli değilken bu sakatlık haberi tabii ki kötü oldu onun açısından.
Biraz da transfer dedikodusu verelim. "Vay arkadaş daha hala kimi alacaksınız?" diyenler için Lakers'ta transfer bitmez diyorum ve hemen dedikodulara geçiyorum. Lakers'ın kısa rotasyonuna bir takviye daha yapabileceği haberleri iyiden iyiye çıkmaya başladı. Adı geçen isimlerse Leandro Barbosa ve Lakers taraftarlarının unutamadığı(!) Derek Fisher. Barbosa yazın ilk kısımlarında da gündeme gelmişti ancak Lakers tercihini Jodie Meeks'ten yana kullanmıştı. Son günlerde Lakers'ın Duhon ve Blake'i takasla yollayıp Fisher veya Barbosa'dan birini veteran minimum kontratla kadroya katabileceği haberleri var.
Lakers kadrosunda zaten fazlasıyla oyuncu var şu anda ve mevcut maaş sınırının hayli üstünde. O yüzden şimdilik en azından 1-2 oyuncu yollanmadan bu oyuncuların katılabileceğini sanmıyorum takıma. Fisher'ın kadrodan ayrılabileceği belirtilen hiçbir oyuncudan daha fazla bir şey vereceğini de düşünmüyorum. Zaten geçtiğimiz senelerde artık iyiden iyiye emekli olmasının zamanının geldiğini gösterircesine oynuyordu. Üçgen hücumdan vazgeçilince ne hallere düştüğünü de gördük. O yüzden çok gereksiz olur Fisher hamlesi. Hele ki Nash'i normal sezonda fazla zorlamamak hedefi düşünüldüğünde.
Ancak Barbosa konusunda farklı düşünüyorum. Hem 1 hem 2 numara pozisyonunda oynayabiliyor Barbosa. Hazırlık maçlarında benchten yeterince katkı alamadı Lakers. Tabii ki henüz değerlendirme yapmak çok erken ancak Barbosa gibi bir delicinin benchten gelmesi hücumsal anlamda büyük zenginlik katacaktır takıma. Maaş durumu ve kadro şişkinliği göz önüne alındığında bu tip bir hamlenin geleceğini şimdilik sanmıyorum. Ancak Mitch varken ne olacağı belli olmaz daha önce de çok kez gördüğümüz gibi.
Son haber de Staples Center'dan. Staples Center'ın ortasındaki Lakers logosunun etrafına yukarıda gördüğünüz resimdeki gibi Lakers'ın 16 şampiyonluğunu simgeleyen 16 yıldız konuldu. Sezon sonunda 17. yıldızı yerleştirmek dileğiyle diyorum ve şimdilik yazıya son veriyorum.
Cuma akşamı Beşiktaş tarihinde ilk Euroleague mücadelesine
çıktı.Rakip eski gücünde olmasa da yine de belli bir ekolün temsilcisi olan
Partizan'dı.Ancak Beşiktaş güzel bir oyunla rakibini 81-65 gibi net bir skorla
mağlup ederek Euroleague'e güzel bir başlangıç yaptı.
Maçı genel olarak değerlendirecek olursak Beşiktaş sert ve iyi
savunma yaptı.Topa baskıyı çok iyi yaptı ve rakibin ters
eşleşmeleri kullanmasını genel olarak engelledi.Hücumda da kısalardan büyük
katkı geldi.Jerrells ve Christopher sayılarıyla,Tutku da paslarıyla hücumu
yönlendirdi.Beşiktaş genç rakibini bozup oyunun kontrolünü eline geçirdi ve böylece
istediği galibiyete uzandı.İlk maçlar her zaman zordur,Beşiktaş için
ek olarak tarihi bir maç olduğundan maç öncesinde baskıyla nasıl baş edileceği
önemli bir soru işaretiydi.Ancak siyah beyazlı ekip bu konuda gayet
başarılıydı.Erman Kunter'in payı tabi ki çok fazla bunda.Oyuncuların maça gayet
iyi hazırlandığı belliydi.Türkiye Kupası maçlarından çok daha konsantre bir Beşiktaş
izledik bu maçta.
Beşiktaş zor bir grupta yer alıyor.Siyah beyazlı ekibin gruptan çıkmak için evinde
maksimum 1 maç kaybetmesi lazım diyebiliriz.Bu yüzden İstanbul'da oynanacak her maç
gerçekten çok önemli.Cska ve Barcelona'nın gruptan büyük bir aksilik olmadığı
takdirde çıkacağını varsayabiliriz.Bu anlamda gruptan çıkma konusunda büyük
rakiplerinden biri olan Partizan'ı böyle farklı bir skorla geçmesi de ilerisi
için Beşiktaş'a hem moral olarak hem puan olarak hem de sayı olarak önemli bir avantaj
sağlayacak.
Beşiktaş uzunlarına değinecek olursak pivot bölgesinde oynayan Falker ve Vidmar bana göre gayet iyi maç çıkardı.Özellikle savunma konusunda çok başarılıydılar zaten yaptıkları 5 blok da bunun göstergesi.Bazı pozisyonlarda bence ucuz düdükler çalındı aleyhlerine ama yine de ikisi de mücadele konusunda ellerinden geleni yaptılar.Hücum konusunda ise 4.çeyreğin hemen başında Vidmar'dan oynamak çok doğru bir karardı.Zaten o da 3 faul yaptırdı hemen çeyrek başında ve böylece Partizan savunmasının direncini kırdı.Ancak yine en önemli sıkıntısı olan topu gereksiz yere indirmeyi bu maç da devam etti.Falker da mücadeleci oyunuyla dikkat çekti Beşiktaş formasıyla ilk maçında.Taraftarın seveceği cinsten bir oyun stili var Falker'ın.Sezon ilerledikçe daha fazla katkı vereceğini düşünüyorum.
Beşiktaş bana göre son zamanlardaki en büyük sıkıntısını belki de en beklemediğim yerden yaşıyor,4 numara pozisyonundan.Dasic,Cevher,Markota ve Barış gibi oyuncular var bu bölgede ancak beklenen katkı gelmiyor diyebiliriz.Bu maçta da Dasic bir türlü oyuna giremedi.Markota savunma kısmında yine gerekeni yaptı ancak hücumda yetersizdi.Barış Hersek girdiği dönemde 2 üçlük attı ancak onun da sürekliliği yok.Bana göre çok iyi bir maç geçiren Cevher de ne yazık ki sakatlandı.Çok şükür önemli bir şeyi yokmuş Cevher'in.Kısa bir beş deniyor Beşiktaş.Bu sistem içerisinde bu oyuncuların yeri çok önemli.Sistem oturdukça özellikle Dasic'in katkısının artmasını bekliyorum ancak 4 numara pozisyonu şu an zayıf karnı olarak dikkat çekiyor Beşiktaş'ın.
Beşiktaş'ın sezon başından beri belki de en büyük soru işareti Jerrells'da ise olumlu yönde büyük bir değişim var.Türkiye Kupası maçlarında dikkatimi çekmişti maçlar içerisindeki Jerrells-Erman Kunter diyaloğu.Maç içerisinde sürekli Erman Kunter ile konuşuyor Jerrells.Belli ki Erman Kunter bu konuda ipleri eline almaya karar vermiş.Maç içerisinde konsantrasyonunu kaybetmesi Jerrells'ın en büyük sorunuydu.Bunu büyük ölçüde çözmüş görünüyor.Bu maçta da gayet olumlu oynadı.Sene içerisinde kontrol altında kalmaya devam etmesi Beşiktaş için çok önemli.
Bir paragraf da maçın yıldızı Patrick Christopher'a açmak istiyorum.Ne kadar doğru bir transfer olduğunu her maç kanıtlıyor Patrick.Bu maçta da yine hem hücumda hem savunmada takımı sırtladı.Özellikle 2.yarı art arda attığı üçlüklerle Partizanın gardını tamamen indirdi.Savunmada da hem kendi adamına hem de pas kanallarına müthiş bir baskı yapıyor.Mücadele konusunda da elinden gelenin fazlasını yapıyor.Beşiktaş taraftarını ateşleyen isimlerin başında geliyor.Jerrells'la birlikte yaptıkları alley-oop da bu müthiş performansını süsleyen bir hareket oldu.
Son olarak Beşiktaş seyircisine değinmek istiyorum.Cuma günkü maça 6100 biletli taraftar gelmiş.Gelen herkesi tebrik ediyorum gerçekten salonda inanılmaz bir atmosfer oluştu.Basketbol anlamında Beşiktaş adına gördüğüm en güzel atmosferlerden biriydi.Taraftar takımı ateşledi takım da taraftarı.Ancak bu takım daha fazla seyirciyi hak ediyor.4 kupa kazanmış,tarihinde ilk Euroleague maçını oynayan ve mali açıdan desteğe her zamankinden daha fazla ihtiyacı olan Beşiktaş'ın dopdolu bir salon hak ettiğini söylersem yanılmış olmam.
Sonuç olarak Beşiktaş Euroleague'e gayet güzel bir başlangıç yaptı.Eski gücünde olmasa da sonuçta oynanan rakip Partizan'dı ve küçümsenmeyecek bir galibiyet aldı siyah beyazlı ekip.Oyun olarak da çok konsantre gözüktü ve ilerisi için olumlu sinyaller verdi.İlerleyen haftalarda oturan sistemle performansın artacağını düşünüyorum.
Günümüzde yabancı dizi izlemeyen adam bulmak zor. Herkes az ya da çok izliyor, takip ediyor. Yalnız , dizi geekleri dışında , takip edilen diziler genelde aynı. Ben de çoğu kişinin izlemediği ama herkesin izlemesi gereken dizileri yazmayı hedefliyorum, hatta seriye de bağlamayı düşünüyorum diyerek başlıktaki #1'in nedenini de açıklamış olayım.
İlk yazıyı bu kadar az bilinmesine şaşırdığım Coupling'e ayırdım. Benim için Friends ile birlikte "grup komedisi" alanında en tepedeki dizidir. How I Met Your Mother tarzı komedilerin peynir - ekmek gibi gittiği devirde "Coupling izledin mi?" sorusuna "O ney lan?" cevabının gelmesi ayıp kere ayıp. Ayrıca arşivinde 157891 dizi barındıran dizimag'de bile yok dizinin bölümleri. İzlemek için torrente abanmanız lazım yani. (torrentz için dns: 8.8.8.8 , 8.8.4.4)
Dizinin konusu ve içeriğine gelecek olursak; Coupling bir ingiliz dizisi, senaristi de dünyanın en zeki senaristi Steven Moffat.1 (bence demiyorum, subjektif bir şey değil çünkü) 2000 - 2004 arası yayınlandığı için biraz eski gibi gözükebilir ama dizideki mizah anlayışı zamanın yüzyıl ötesinden. Ha ayrıca 2000 -2004 dedim diye 4 sezon, 20'şerden 80 bölüm beklemeyin. Toplam 28 bölüm dizi (benim için 22 hatta2) , o yüzden tadını çıkara çıkara izleyin her bölümü.
3 Erkek - 3 Kadın karakterin hayatları ve diyaloglarından oluşuyor dizi. Evet, konu olarak çok özgün gözükmüyor ama benzerlerinden farklı olarak olaya çok farklı ve dürüst yaklaşıyor. Ayrıca dizideki (genelde Jeff karakterinin yaptığı) tespitler , Coupling Terminolojisi , bile diğer tüm etkenlerin dışında izlemek için başlı başına bir sebep. Örnek vermek gerekirse "The Giggle Loop" , "Unflushable" , "Sock Gap". Şu verdiğim kısımları izledikten sonra diziye başlama isteği uyanmadıysa zaten yapacak bir şey yok, sıkıntı sizdedir.
Dizideki karakterlere de değinelim hazır o kadar anlatmışken. Erkeklerde normalden psikopata, kadınlarda da azgınlık olarak normalden oha'ya doğru bir geçiş var.
Dizideki en normale yakın adam Steve ki zaten senarist Moffat, Steve'de kendinden esinlendiğini belirtmişti.
Patrick ise başına ne geldiyse cinsel hayatı yüzünden gelen, lakabı "tripod" olan, dizinin doğuştan şanslı karakteri.
ve Jeff. Hayatını cinselliğe adamış, kadınların yaptığı her şeyi bir tespite bağlayan gerçek Barney Stinson. Dizinin en baba karakteri
Dizideki esas bayan karakter, Susan. Bence de esas bayan karakter. Herkes dizideki kadınlardan en çok Susan'a tapsa da (sarışın - mavi göz, e doğal olarak) benim için içi en boş karakter. Neyse, yazının amacı diziyi izlettirmek fazla da gömmeyeyim
En büyük korkusu yaşlanmak ve kırışıklıklar olan bir güzellik uzmanı, Sally. Her ne kadar Susan'ın gölgesinde kalsa da dizinin en güzeli.
Jeff'in dişi versiyonu, Jane. Oynadığı rol ilk başta gerizekalı gibi gözükse de aslında oldukça akıllı olan azgın kişi. Takıntıları, bencilliği, her şeyiyle tam bir kadın. Dizinin en seksisi.
Fazla uzatmaya da gerek yok. "How I Met bozdu yea..." diyenler, Friends'i özleyenler Coupling izlesin. Her derde deva.
Podcast olayına gireceğimizi ve daha çok spor konuşacağımızı söylemiştik. Faruk ile geçen hafta gitttiğimiz Filmekimi sırasında, ''Abi goygoyumuzu yapalım, dinleyen dinler'' fikrini ortaya attım. Pek sıcak bakmasa da bir şekilde kendisini mikrofon başına geçirdik. Sonrasında elimizde kalan şey bu.
İnanılmaz saçma ve daldan dala atlanmış bir yayın oldu. Yani çok güzel oldu. Filmekimi'nden başladık, insanları etiketledikten sonra Twitter'a uzandık. Biraz da hayat konuştuk. Ayrıca Gencolar'ın üyelerine de gerekli lafları soktuk.
Bu pek fazla konu dışı içeren podcast her hafta devam edecek. En azından biz yapacağız.
Formula 1'i artık hakkında konuşmaya yetecek kadar takip etmiyorum. Bir zamanlar her hafta sonumun toplamda 5 saate yakın kısmını sıralama turları, yarış öncesi programları, yarış ve yarış sonrası seremonisine kadar takip eder, F1 hakkında konuşur, tartışırdım. Hatta belli bir süre Sultanahmet'te babamın yakaladığı görüntü kalitesi olarak vasatın altında kalan Alonso'nun Renault'su masaüstü arkaplanımı süsledi. İstanbul Park'a yaptığım ilk ziyaretin sebebi de tabii ki F1'di.
Ancak ne yazık ki F1 dolu günler artık benim için geride kaldı. FIA'in ve Ecclestone'nun Schumi'yi ve onun Ferrari'sini durdurabilmek için yavaş yavaş getirdiği kısıtlamalar yarışların keyfini her geçen gün azaltırken bence motorsporları ruhuna da tamamen aykırıydı. Lastik değiştirilemeyen pit-stop'lar, bir kaç haftasonu değiştirilemeyen motor ve şanzımanlar, küçülen motor hacimleri, güçte yapılan sınırlamalar... Bunlar motorsporlarının zirvesinde en son görmeyi beklediğimiz gelişmelerdi. Bu gelişmelerle birlikte 2000'lerin ilk yarısındaki Ferrari ve Schumacher hegemonyasına da son verilmiş oldu. Sürücüler klasmanında 2005'te üçüncü, 2006'da ise çok yakın bir farkla şampiyonluğu kaçıran Schumi ise 2007 yılında yarışmayacağını açıklayarak ilk emekliliğini ilan etti.
Hikaye buraya kadar son derece güzel, ama benim bahsetmek istediğim asıl nokta buradan sonrası. Schumi emekliliğini açıkladıktan sonra F1'den ve Ferrari'den kopmadı. Jean Todt'un 'süper asistan'lığını ve pilotların danışmanlığını yaparken bir yandan da yeni otomobillerin geliştirildiği testlerde aktif olarak rol aldı. 2009 yılında ise Massa'nın sakatlanması nedeniyle Schumi'nin Ferrari için pistlere geri döneceği konuşuluyordu, ama testlerde boynundaki sakatlık nedeniyle rahat edememesi Schumacher'in pistlere geri dönüşü için 2010'u beklemesine neden oldu.
2010 yılında eski takım patronu Ross Brawn'ın Mercedes ile kurduğu takımda F1'e ve pistlere resmi olarak geri dönen Schumacher bu geri dönüş haberiyle birlikte hayranlarını heyecanlandırsa da eski formuna neredeyse hiç yaklaşamadı. F1'de yarışmaya başladığı yıl olan 1991'den beri pole pozisyonu, en hızlı tur zamanı veya podyum göremediği ilk sezon da 2010 sezonuydu. 2011 sezonu da 2010 sezonundan pek farklı değildi. Schumi'nin en iyi derecesi sadece dördüncülük olabiliyordu. 2012 sezonunda Avrupa Grand Prix'sinde geri dönüşünden beri ilk ve tek podyumuna üçüncülüğü elde ederek çıkarken iki yarış sonra da Hockenheim'da en hızlı tur zamanını da elde ederek en azından önceki iki sezona göre elde tutulur başarılar elde etmiş oldu. Bu başarılara rağmen sezon içerisinde genel performans olarak özellikle kendi standartlarına göre vasatın epey altında kalırken, kulislerde Mercedes'in bir sonraki sezon için Lewis Hamilton'la anlaştığı konuşuluyordu. Geçtiğimiz ay sonuna doğru Mercedes Lewis Hamilton'la 3 senelik kontrat imzaladığını açıkladıktan sonra Schumacher yaklaşık bir hafta önce sezon sonunda emekli olacağını açıkladı.
Schumacher'in geri dönüşü pek çok efsanenin geri dönüşü gibi ne yazık ki beklendiği gibi olmadı. Bu geri dönüş benim gibi Schumi hayranları için ise ne yazık ki hayal kırıklığından ileri gidemedi. Dediğim gibi, getirilen kısıtlamalar bence motor sporlarının ruhuna aykırıydı. Ecclestone daha rekabetçi bir ortam yaratarak, kaybedilen izleyici geri kazanılmaya çalıştı. Belki de bu yaptıklarıyla başarılı da oldu (ki sürücüler klasmanındaki şu anki rekabet de bunun bir göstergesi). Ancak bu yenilikler yeni seyircileri yarışın içine çekerken, benim gibi eskileri de bu büyük etkinlikten uzaklaştırdı. Ayrıca bir de efsaneye mâl oldu.
Formula 1'de sezonun bitmesine daha beş yarış var ve sürücüler klasmanında Alonso ve Vettel arasında büyük bir çekişme sürüyor. Ayrıca izlemek isteyenler için bir efsane de son beş yarışına çıkıyor olacak. Ben muhtemelen takip etmiyor olacağım ama eğer boş vaktiniz ve kablolu televizyonunuz varsa haftasonları Alman televizyonu RTL yarışları hâlâ yayınlıyor.
Alex gündemin şüphesiz en ağır topu ve hala daha da bu durum devam ediyor. Son bir haftadır politik konular -ki bu kadar ciddiyken- Alex'in yanına yaklaşamadı. Tabii bunun belirli sebepleri var. Herkes yazdı, herkes fikir belirtti. Ben biraz ortamın sakinleşmesini ve aklım başımda yazabilmek için mantıklı düşünecek zamanı bekledim.
Yazının seyri de dünkü açıklamalardan sonra iyice değişti. Aykut Kocaman ile Alex arasında bazı sorunların olduğu artık açıkca gözüküyordu ama olayın eski kırgınlıklara kadar dayandığını görmek beni çok üzdü. Sürekli ertelenen, sürekli üzeri kapanan bu konunun tarihi aslında çok uzaklara dayanıyormuş.
Öncelikle, bu kriz ortamının başına gitmek gerek. Alex'in yedek bırakılma durumu, neden oynamadığı gibi soruların ötesinde krizin kulüp dışına yansıdığı noktada tek bir suçlu var o da Alex. Türkiye içerisinde yıllardır bulunan ve duruşu ile, zekası ile, olaylara bakış açısı ile herkesin beğenisini kazanan bir futbolcunun böyle düşünmeden hareket etmesine hala daha inanamıyorum. Zaten bu noktayı ve dünkü açıklamaları bağlayınca pek de düşünmeden yapılmış bir hareket olduğunu sanmıyorum artık.
O incelikte bir adam mı yazdığı şeyin Türkçe halini bizim merak etmeyeceğimizi düşündü? O incelikte bir adam mı arkadaşıyla herkesin görebileceği bir yerden konuştu? Sanmıyorum. Artık Alex'in inancı ve sabrı kalmamış. Gözünü karartıp tepkisini açıkca dile getirdi ve bu olaylar başladı.
Kırgınlıklar ve kızgınlıklar konusunda Aziz Yıldırım ve ekibini savunacak değilim. Aykut Kocaman'ın kişiliğine kendi çapımda çok güvenmenin yanında Aziz Yıldırım kısmı her zaman için soru işareti oldu. Krizleri, bir kez bile gerektiği şekilde, sakin ve hırs yapmadan yönetemedi. Çoğunda haklıydı ya da haksızdı takıldığım noktalar burası değil. Haklı insan refleksleri hakkı elinde tutma konusunda birinci kuraldır. Gerekirse sessiz olmayı, gerekirse sakin konuşmayı gerektiren bu kuralları Aziz Yıldırım hiçbir zaman umursamadı. Ben salak bir adam değilim. Ekonominin, takım yapısının ve tesislerin geldiği mükemmel noktayı görmeyecek değilim. Bunları artık dile getirmek bile boşuna. Çok iyi bir noktadayız ama gelinen bu durum herkese zarar veriyor. Taraftarla arası bir daha kapanmayacak kadar açık. Kendisini önder görüp koşulsuz arkasında duranlar hariç pek bir destekçisi de kalmadı. 99 yılından bu yana alınan kupalar ve başarılar konusu olayın bu noktasında beni ilgilendirmiyor. Hatalarından ders alabilen ve sürekli doğruya giden bir yapının geçmişi unutulabilir ama bu tekrar eden hatalar şeklinde oluyorsa söyleyecek fazla bir şey kalmıyor.
Sonuç olarak elimizde neler var? Alex'in bu hiç olmaması gereken saçma vedası ve Samet'in dillere düşmesi. Peki ne olmalıydı? Alex herkes tarafından ayakta alkışlanarak, en sertinden en ılımlısına kadar herkesin gözlerini yaşa boğarak çıkacaktı o stadyumdan. Hiç sevemedim bu durumu. Çocukluğumun kahramanı adamın takımından gençliğimin kahramanı olan adam böyle mi gitmeliydi yani?
Alex'in duvardaki forması kaldı bana. Kalbimdeki yeri değişmedi, değişmez de ama olanlardan ötürü çok kırgınım. Yakın bir arkadaşımın da dediği gibi : ''Hani çok sevdiğin bir abin gurbete, çok uzun yerlere gider ya. Alex abim, gurbetim.'' Artık bizim için durum bundan ibaret.
--
Ek olarak Fenerbahçe bugün yaptığı açıklamayla beni son derece şaşırttı. Ben daha çok hakaretler dolu ve ''Biz de bunu bunu gördük karşıdan!'' cümlelerinden oluşan bir açıklama bekliyordum. En iyisini, en güzelini yapmışlar. Alex jubilesini burada yapacak, yapmalı. Bunu engellemeyin. Bu hareket için yönetime benden bir tebrik, ne kadar etkili olursa..
Absürt komedi; klişelerle dalga geçen, göndermelerle dolu, karşıdakini anlık güldürmekten çok uzun süreli dumur olaylarla ya da beklenmedik olaylarla daha çok güldüren bir mizah türü. Hatta genel geçer adıyla mizah masturbasyonu. En çok yaygın olduğu yer mizah dergileri ama dizi/film'lerde de uzun süredir daha çok kullanılıyor ve nihayet Türkiye'de yapılan komedi dizileri de absürtleşmeye başladı.
Türk dizilerinde absürt komedi yeni yeni kabul görmeye başlasa da aslında bu türün ülkedeki en iyi örneği yaklaşık 20 yıl önce yapıldı, Kaygısızlar. Yaş nedeniyle 1994 - 98 arasında yayınlandığı için birebir takip edememiştim ama 2000'lerin başında defalarca verilen tekrarlarıyla çoğu bölümünü ezberleten müthiş dizi. Memnun Kaygısız, 3 eşi ve 36 çocuğu, Berber İsmail, Kültigin...
Kaygısızlar'dan sonra da 2000'de başlayan 7 Numara taşıdı bu türün bayrağını üç yıl kadar. Bakkal Vahit ve eşi Zeliha'nın evlerini 7 öğrenciye kiralaması hikayesinden dönen dizi de her karakter ayrı efsaneydi. Dizi Olgun Şimşek gibi müthiş bir oyuncunun da Tarık Arkın rolüyle parlamasını sağlamıştır ayrıca. 2003'te bitmesine rağmen uzun süre tekrarları yayınlandı 7 Numara'nında.(Hatta geçtiğimiz yaz bile tekrarları yayınlandı yanılmıyorsam.)
Son 2-3 yıla kadar bu iki dizi dışında kaliteli komedi yapılmadı ülkede, en azından ben rastlamadım. Daha çok sit-com furyası vardı televizyonda. Genel olarak vasatı geçemese de Tatlı Hayat, Avrupa Yakası gibi birkaç iyi yapım sivrildi diğerlerine nazaran. Bu diziler absürt komedi olarak sayamasak da İhsan Yıldırım, Burhan Altıntop, Kubilay, Selin gibi absürt karakterlere sahipti aslında. Avrupa Yakası'nda o kadar çok özgün karakter vardıki sit-com kategorisine koymak haksızlık bile sayılabilir.
Ve 2011. Şubat ayında Leyla ile Mecnun diye bir dizi başladı. İlk başlarda takip edeni, konuşanı da azdı. (ben de behzat ç.'nin katıldığı 12. bölüm sayesinde tanıdım) Dizi ilerledikçe konuşulmaya başladı, konuşuldukça da takip edeni. Diziyi seven çok seviyordu, sevemeyen de nefret ediyordu ki bu zaten absürt komedinin özelliği. Ülkedeki her şeyle dalga geçen, hatta 1-2 bölümde devlet kanalında yayınlanmasına rağmen Devlet'le bile dalga geçen bir dizi. Kaygısızlar'ı izleyen herkes absürt komedi olduğunu duyunca hemen göz atmaya başladı zaten diziye. Bir süre sonra önyargılı kişileri bile kendine çekmeyi başardı. Her ne kadar malum kavga olayı* olduktan sonra bir türlü ilk sezondaki lezzeti vermese de diğer dizilere göre hala çok farklı bir yerde Leyla ile Mecnun. Erdal Bakkal, İsmail Abi, Hırsız Yavuz ile tanıştırdığı için bile 10 yıl izlenir.
Leyla ile Mecnun'un başlamasından sonra 2011 yazında da yine piyasadaki komedi dizilerden farklı bir iş Üsküdar'a Giderken başladı ama o ne yazıkki diğerleri kadar şanslı değildi. Sürekli günüyle, saatiyle oynandı. Hatta bi' ara gece yarısı yayınlandı ve 13 bölüm sonunda dizi izleyenlerin ağzında müthiş bi' tat bırakarak veda etti. Erken vedaya rağmen bu 13 bölüm Murat Cemcir ve Sadi Celil Cengiz gibi iki müthiş komedi oyuncusunun piyasaya kazandırılmasına yetti.
Son olarak da İşler Güçler. Çalgı Çengi gibi kısıtlı imkanlarla çekilen filmle büyük ses getiren Ahmet Kural - Murat Cemcir ikilisi yanlarına Murat Cemcir'in Üsküdar'a Giderken'den rol arkadaşı Sadi Celil Cengiz'i de katarak başladılar. Dizi absürt komedi olmasının dışında oyuncuların kendi isimleri, hayatlarıyla oynamasıyla da acayip bir olaya girişti ama Çalgı Çengi izleyenlerin desteği ve oyuncuların doğallıyla hemen parladı. 13'er bölümlük hikayeler şeklinde ilerliyor dizi, böylece konu sıkıntısı da çekilmiyor haliyle.
Leyla ile Mecnun ve İşler Güçler şu an ülkede en çok izlenen diziler arasında ilk 5'te. TV izleyicileri kadar hatta daha fazla internetten takip eden kişi var dizileri. Seyirci artık yavaş yavaş sit-com yerine bu tarz orjinal ve kaliteli işlere yöneliyor. Absürt komedi de hak ettiği değeri görüyor, sonunda.
*Ezgi Aşaroğlu (Leyla) ile Ushan Çakır (Arda)'nın 2. sezon çekimlerindeki kavgasından sonra iki oyuncu da diziden kovuldu, Beste Bereket de kendi isteğiyle ayrıldı.
Nba'de medya günleriyle birlikte artık yeni sezon hazırlıkları başladı.Şampiyonluğun en güçlü adayı Lakers'ın medya gününe ilgi beklenildiği gibi çok fazlaydı.İşte Kobe-Gasol-Howard-Nash gibi 4 süperstarı kadrosunda bulunduran 2012-2013 sezonu Lakers'ının medya gününden kareler.
ABD'de dizi sezonu geçen hafta itibariyle açıldı. Haliyle internet ortamında en çok izlenen dizilerin birçoğu da yeni sezon ilk bölümleriyle geldi. Ben de hangi gün ne yayınlanıyor, neleri izlemelisiniz, başlamayanlar ne zaman başlayacak bir liste yapayım dedim. Pazartesi
Epeydir bu tarz bir aksiyona girme düşüncesindeydim. Artık
twitter’da 140 karaktere sığdırmak zor oluyordu yorumları çünkü. Gencolara bu
fırsatı bana sundukları için teşekkür ediyorum.
Öncelikle bu sezon 4 Grand Slam’i geride bıraktığımızı
düşünürsek, sezonun geriye kalanı kısa ve aslında geride bıraktığımız bölüm
kadar da önemli değil. ATP’de önemli diyebileceğimiz iki Masters turnuvası ve
bir de sezon sonu turnuvası bizleri bekliyor.
Peki sezonun geride bıraktığımız kısımlarında ne oldu?
Öncelikle Avustralya Açık’ı bir kenara bırakırsak aslında
sezona damgasını vuran hava koşullarıydı. Roland Garros’ta, Wimbledon’da ve
yine Wimbledon kortlarında yapılan olimpiyatlarda yağmur. Amerika Açık’ta ise
yağmura eşlik eden şiddetli rüzgarlar vardı.
Grand Slam’lerin her birinin farklı bir oyuncu tarafından
kazanılmasıysa son bir kaç senedir göremediğimiz bir durumdu. Avustralya
Açık’ta 2011’de inanılmaz performans sergileyen Djokovic muazzam bir final
maçında Nadal’ı 5 sette yenerek kafalara ‘Acaba bu sezona kaldığı yerden devam
edebilecek mi?’ sorusunu yerleştirdi. Ama bir önceki sezondaki formundan uzak
olduğu ise gözlerden kaçmadı. Sporda en üst formu yakalayıp, o noktada
kalabilmek pek kolay değil tabii ki. Ancak ekstrem bir seviyeden normale doğru
yaklaşan formun bir başka sebebi olarak kortların dışında yapılan oksijen
terapisi gibi yan yöntemlerin yasaklanmasıyla da bağlantı kuranlar oldu.
Doğruluğu veya yanlışlığı konusunda kesin bir kanıya ulaşmak zor, ancak
Djoker’in 2011’deki durdurulamaz performanslarından sonra Avustralya
performansı rekabetin geri döneceğine dair bir işaret gibiydi.
Toprak kort sezonunun başlaması ise çoğu zaman olduğu gibi
Nadal’a yaradı. Turdaki aktif oyuncular Nadal’ın topraktaki üstünlüğü son
derece açık, ama Djokovic’in özellikle Nadal’a karşı aldığı üst üste aldığı
galibiyetler sonrasında Nadal da maçlardan önce çekineceği birini bulmuş
gibiydi. Ancak özellikle Monaco ve Rome Masters finallerinde Nadal’ın
Djokovic’e karşı aldığı galibiyetler özellikle Roland Garros öncesi Nadal’a
moral oldu. Burada özellikle bir parantez açmak istiyorum: Madrid Masters
turnuvası bu sezon ilk defa kırmızı toprağa göre daha hızlı olan mavi toprak
zemin üzerinde oynandı, ama özellikle oyuncuların zeminin kayganlığından
şikayet etmesi nedeniyle önümüzdeki sene tekrar alışılagelmiş kırmızı toprakta
oynanmaya devam edecek.
Havaların yavaş yavaş ısınmasıyla birlikte özellikle
olimpiyatların da bulunduğu yoğun ve sıcak yaz takvimine Roland Garros’la
başladık. Roland Garros için en büyük merak konusu Djokovic’in kariyer ‘Grand
Slam’i yapıp yapamayacağıydı. Eğer Djoker turnuvayı kazanırsa sadece kariyer
Grand Slam’i değil 1969’dan beri yapılamayan ‘Takvim Slam’ini de yaparak adını
tenis tarihine yazdıracaktı. Ancak turnuvadaki performansı kafalarda soru
işaretleri yaratıyordu. Özellikle oynadığı 5 setlik maçlar Nole’nin finale
fiziksel olarak daha yorgun bir şekilde gelmesine sebep oldu. Nadal ise
toprakta her zamanki gibiydi. Finale set vermeden yürüdü ve pek çok kişi
tarafından tahmin edilen Nadal – Djokovic finali gerçekleşmiş oldu. Roland
Garros’ta gece seansı olmadığı için pazartesiye sarkan finalde 4 sette Nadal
şampiyon olurken, ‘Yağmur araları olmasaydı sonuç nasıl olurdu?’ sorusu bizimle
kaldı.
Roland Garros finaliyle arasında yalnızca 2 hafta bulunan
Wimbledon ise sürprizlerle doluydu. En büyük sürpriz Nadal’ın 2. turda dünya
100 numarası Lukas Rosol’a 5 sette kaybetmesiydi. Bu mağlubiyet özellikle
üzerinde durmamız gereken bir mağlubiyet, çünkü Nadal o maçtan beri dizlerindeki sakatlığın nüksetmesi nedeniyle korta çıkmış değil. Son olarak Eylül başında
doktorunun yaptığı açıklama ise Nadal’ın 1.5 ay içerisinde tekrar kortlara
döneceğini söylüyor, Nadal ise twitter’da yaptığı açıklamada kortlara kendisini
tamamen iyi hissetmeden dönmeyeceğini kendisi de açıklamıştı. Sürprizlerle dolu
kısmının 2. ve daha önemli olanıyla devam edelim: Roger Federer. Federer’in bir
Grand Slam daha kazanıp kazanamayacağı tenisseverler tarafından tartışıladursun,
kendisi 2012’de hedef olarak bir Grand Slam daha kazanarak dünya 1 numarasına
geri dönmek istediğini pek çok kez belirtmişti. En sevdiği ve oyun stiline en
uygun olan zemine sahip olan Wimbledon ise onun için adeta biçilmiş kaftandı.
Tabii yine de bunların hiçbiri yeterli olmuyordu. Özellikle Roland Garros
yarı-finalinde Djokovic’e kaybettiği maçtaki performansından sonra, pek çokları
tarafından tehlike çanları ‘yaşlı’ Federer için çalınmaya başlanmış, artık
kariyerinin sonuna geliyor yorumlarının ise önüne geçilemez olmuştu. Açıkçası o
performans sonrasında Federer’in Wimbledon performansı beni de şaşırtmadı
değil. Ama özellikle oyun stilinde yaptığı ufak değişiklikler ve çimde kendine
olan güveniyle Federer önce yarı-finalde Djokovic’i, finaldeyse kendi evinde
mücadele eden Andy Murray’i mağlup ederek 17. Grand Slam zaferini elde ederek hem kendi
hedeflerine ulaşmış, hem de yapılan eleştirilere bir nokta koymuş oldu.
Wimbledon’dan sonra sezona ‘küçük’ Wimbledon’la devam ettik.
Küçük dememin asıl sebebi Grand Slam’lerin aksine, ki bence bu kesinlikle güzel
bir uygulama değil, olimpiyatlarda maçlar 3 set üzerinden oynanıyor. Yalnızca
altın madalya maçı 5 set üzerinden oynanan bir karşılaşma oluyor. ‘Küçük’
Wimbledon ile ağabeyinin arasındaki tek fark setlerde uygulanan bu kural
değişikliği değil. Wimbledon’da uygulanan beyaz giyme zorunluluğu
olimpiyatlarda uygulanmadı ve Wimbledon kortlarında alışılagelmemiş bir görüntü
olan ‘renkli’ görüntülerle karşılaştık. Olimpiyatlarla birlikte konuşmaya
başlamamız gereken kişinin kim olduğunu sanıyorum tahmin ediyorsunuz. Evet,
sıra Andy Murray’e geliyor. Final yolunda özellikle yarı final maçında son seti
19-17 biten Del Potro maçıyla birlikte fiziksel olarak yorgun bir Federer
karşısında Murray yine kendi evinde (ama bu sefer çok daha Davis Cup havasında
bir atmosferde) bu sefer başarıya ve altın madalyaya ulaşarak finallerdeki
‘kaybeden’ kimliğini üzerinden atarak kendi için büyük bir adım atmış oldu.
Amerika Açık’ta ise bu sezon alıştığımız hava koşullarının
yarattığı olumsuzluklar ne yazık ki kalitenin yüksek olduğu bir tenis
izlememize engel oldu. Nadal’ın yokluğunda yükselen formuyla Federer en büyük
favori olarak gösteriliyordu, ama kendisinin de alışık olmadığı bir şekilde
çeyrek finalde Tomas Berdych’e kaybetti. Amerika Açık 2011 şampiyonu Djokovic
ise finale yükselirken pek de zorlanmadı.
Murray ise olimpiyatlarda atladığı eşiğin ne kadar büyük olduğunu
özellikle finalde Djokovic karşısında ortaya koyduğu oyunla gösterdi ve
yıllardır hayalini kurduğu ilk Grand Slam’ine kavuşmuş oldu. Amerika Açık ne
yazık ki sadece ilklere değil, sonlara da sahne oldu. Turun en önemli
oyuncularından Andy Roddick, sürpriz bir kararla turnuva sonrasında tenisi
bırakacağını keyifli bir açıklamayla bizlere bildirdi. Son karşılaşmasını 4.
turda Juan Martin Del Potro’yla oynayan 2003 Amerika Açık şampiyonu, en
sevdiği turnuvada tenise veda etmiş oldu.
Peki bizleri sezonun geri kalanında ne bekliyor?
İlk Grand Slam’ini kazanan Andy Murray, tenisten bir süre
uzak kalacağını açıklayan Federer, 2011’deki formundan uzak Djokovic ve
sakatlıktan geri dönecek olan Nadal. Aslında ilk bakışta çok da ilgi çekici
gözükmüyor. Tenisseverler tam bir belirsizlikle karşı karşıya gibi gözüküyor,
ki böyle düşününce insan bir sonraki büyük turnuvayı iple çekmeye başlıyor.
Bilmeyenler ve unutanlar için hatırlatayım: Shanghai Masters 7 Ekim’de
başlıyor.
Son
4-5 yılda futbol dünyasındaki en büyük tartışma konularından biri; Wenger ve
Arsenal. Çocuk bakıcısı, büyük topçuları yönetemiyor, egosu büyük, cimri…
Arsene Wenger için her şey dendi ama tüm zamanların en başarılı teknik
direktör/menajerlerinden biri olduğunu çoğu kişi kabul eder sanırım.
Wenger
Arsenal’in başındaki 16. yılına girdi. İlk birkaç senesi hariç her zaman
üzerinde büyük baskı vardı ama kulüp ya da basından kimse Wenger’in gitme
(gönderilme) konusunu açmıyordu bile, son 1-2 yıla kadar… Üst üste giden
takımın en önemli parçaları ve yıllar geçtikçe gelmeyen kupa baskısı* ilk defa Arsene
Wenger’in koltuğunun sallanmasına neden oldu ki kontratının bitmesine 2 yıl
kalan Wenger’in geçen günlerde yaptığı “2 yıl sonunda başarılı olup olmadığıma
bakacağım, eğer başarılı olamazsam geleceğimi değerlendirmeye alacağım.”
açıklaması gördüğü başarı baskısının bir sonucu.
Her
zaman göze hoş gelen futbol oynatarak çoğu insanın gönlünü kazanan Arsenal’de
başarı gelmedikce oklar Wenger’e çevrildi. Bir süre sonra taraftar iyi oyun
değil, başarıya bakmaya başladı. Bu yüzden normalde pek yapmadığı şeylere
yönelip acele ve yanlış transferler bile yaptı.
Arsene Wenger'in en büyük artısı kulübün özkaynağını kullanma becerisi ve altyapı scouting'indeki ileri görüşlülüğü. Evet belki yıllardır kupa gelmiyor ama her sene takıma 1-2 genç oyuncu kazandırıyor Wenger. Bunun en son örneği de 2-3 yıl önce hiç umut olmayan Gibbs. Wilshere, Jenkinson da diğer altyapı kaynaklılar. Fabregas, Song, Van Persie, Diaby, Ox, Ramsey... Bu oyuncuları da çok genç yaştayken takıma kazandırdı, gidenleri de aldığı paranın katlarca fazlası bonservis bedeliyle sattı.
Arsenal’den
gidenlere gelirsek; bir kısmının haklı nedenleri vardı, bir kısmı paranın
peşinden giderek hata etti fakat Wenger’in de bu konuda suçsuz olduğunu
söylemek yanlış olur. Gidenlere Vieira’dan başlarsak, Vieira konusunda büyük
bir kumar oynadı Wenger ama kazanan oldu. Yavaş yavaş A takımda forma şansı
bulan Fabregas’ın artık formayı alma vakti gelmişti ve yürek isteyen bir kararla
Vieira’yı gönderdi. Bundan 2 sene sonra takımın sembol adamı Henry gitmek
istedi, aynı yıl Ljunberg de takımdan ayrıldı. 2009’da Adebayor-Toure, 2011’de
Fabregas-Nasri-Clichy, geçtiğimiz yaz da Van Persie ve Song takımdan ayrıldı.
Henry’nin gidişini herkes saygıyla karşıladı, Fabregas yuvasına dönmek istedi
ama diğerlerinde olay başarıdan çok parayla ilgiliydi. İstediği kontratları
alamayan oyuncular bir bir gitmeye başladı. Wenger bu konuda tabii ki suçsuz
değildi ama onun da elinden fazla bir şey gelmiyordu.
Arsenal
diğer büyük kulüplerden finansal açıdan geri kalmamak için stad yenileme
işine girdi. Bu ileride büyük bi’ maddi kaynak sağlayacaksa da kulübün birkaç
yıl fazlaca bir borcun altına girmesi demekti. 2005-2010 arasındaki transfer
politikası hep tartışıldı Wenger’in ama çoğu insan bu borcu göz ardı ediyordu.
Bu yıllar içinde Arshavin dışında kimseye 15 milyon € üstünde bonservis parası
vermedi. Ayrıca bonservis bazında gelir-gider’de +40 milyon € gibi bir kazanç sağladı.
Aynı zamanda kendi koyduğu hedef olan CL’ye katılma amacından hiç sekmeyerek
başardı bunu.
Bu
kadar maddi sıkıntılara rağmen Wenger yönetimindeki Arsenal’in 15 sene içinde
ligi bitirdiği en kötü sıra 4. Evet kulüp kupa görmeyeli 7 yılı geçti ve
yıldızlar teker teker kaçıyor ama Arsenal her sezon kendini ilk 4’e atmayı
başarıyor. Sadece bu bile Wenger’in ne kadar büyük bir akıl olduğunu göstermek
için yeterli. Kendi sözleriyle anlatacak olursak; “1-2 kere 1. olmaktansa 20
sene boyunca 2. olmaya razıyım.”
*Wenger 1996 yılı itibariyle sürdürdüğü bu görevinde, 1998, 2002 ve 2004 yıllarında üç kez lig şampiyonu oldu. 1998, 2002 ve 2003 yıllarında üç kez FA Cup'ı kazandı ve 1998, 1999, 2002 ve 2004'te dört Charity Shield sahibi oldu.
Muhtemelen
blogun en az yazı yazan üyesi olacağım için en azından ilk günlere bir yazı
sıkıştırmalı diye düşünürken masanın üstünde duran DVD kafamda ışıkları yaktı.
Hem yazı konusu olarak güzel hem de kolay yazarım diye düşündüğüm bu yazıya
daha başlamadan sorun yaşadım. Listeyi kaç şarkıdan yapmalı, neye göre
oluşturmalı derken zar zor bilgisayar başına oturdum. Ancak bir yerden de
girmek lazımdı bu işe. Beni tanıyan zaten Coldplay ile ilgili sorunumu bilmenin
yanı sıra sürekli dile getirmemden dolayı bıkmış durumdadır. Lise zamanları
sevmediğim bir grubun şimdilerde bu kadar hayatımın içinde olması hep garip
geldi bana. Her şey bir gece konser videoları izlerken YouTube’un belki de en
güzel özelliği “Recommend Videos” bölümünde Tokyo konserine denk gelmemle
başladı. Aşk hikayesi gibi oldu. Sonrasında arkadaşlarıma bulaştı, hem de baya.
Sanırım etrafımda Coldplay’den nefret eden fazla kişi yok. Olmaması daha iyi.
Neyse duygusal dakikaları bırakıp listeye geçelim.
Öncelikle
belirtmem gereken birşey var. Bu liste kesinlikle şu anki ruh halime göre
oluştu. Coldplay şarkılarının en büyük sorunu bence bu. Sen o an nasıl
hissediyorsan ona göre listen değişiyor. Mutluyken aç Fix You’yu koşarak
uzaklaşırım oradan, hesap et. Yok ya uzaklaşmam, adam taş olur. Liste grubun
sadece stüdyo albümlerini içeriyor, EP ve single’ları işin içine katarsam çok
büyük sorunlar çıkar. Listeye Mylo Xyloto’dan şarkı koymak için çok uğraştım
ama olmadı, listedekilerin üstüne çıkacak şarkı bulamadım. Belki Charlie Brown,
yok yok Almanlık daha iyi. X&Y albümünden 4 şarkı listeye girdi, daha fazla
da girerdi ama diğer albümlere ayıp olur diye tuttum kendimi. Neyse başlayalım;
10 - Trouble
9 – Lost!
8 - Viva la Vida
7 - Talk
6 - The Scientist
5 - Clocks
4 - The Hardest Part
3 - Yellow
2 - White Shadows
1 - Fix You
Genelde insanlar ilk 3’ü şekillendirirken sorun
yaşarlar, ben 10 ve 9’u seçtikten sonra bunalıma girdim. Özellikle ilk 3
sıradaki şarkıların yerlerini göz önünde bulundurmamak gerek. Onların yerleri
ufak bir farkla da olsa değişebilir. Ancak temel olarak ilk 10 bu şekilde
oluştu. Listenin dışında kalıp gönlümüzde ayrı yeri olan şarkıları da sırasız
şekilde söyleyelim: Don't Panic, Shiver, In My Place, Daylight, A Rush of Blood
to Head, What If, Speed of Sound, Yes, Violet Hill. Aslında Top 20 de
yapılırmış ama bu işin Top 10’u makbûldür. Stüdyo albümü olmayıp delicesine
sevdiğimiz şarkıları sayacak olursak; Crest of Waves, Things I Don't
Understand, Gravity, See You Soon, Christmas Lights bir çırpıda aklıma
gelenler.
Grup
üyeleriyle, yaptıkları işlerle, canlı performanslarıyla çok özel bir grup
Coldplay, en azından benim için öyleler. Mylo Xyloto ile çoğu kişiyi hayal
kırıklığına uğratsalar da saydığım onca şarkıyla, onları seven herkesin
hayatına iz bıraktılar. Temennim grup dağılmadan önce Türkiye’ye gelmeleri.
Gelmeseler de elbet gidilir birkaç sene içinde ama sanki buraya gelseler
hepimiz için çok özel anılar yaşanacak, umarım gelir ve yaşatırlar. Kapanışı
Lost’un güzel girişiyle yapalım: “Just because I'm losing doesn't mean I'm lost!”