Nba'de medya günleriyle birlikte artık yeni sezon hazırlıkları başladı.Şampiyonluğun en güçlü adayı Lakers'ın medya gününe ilgi beklenildiği gibi çok fazlaydı.İşte Kobe-Gasol-Howard-Nash gibi 4 süperstarı kadrosunda bulunduran 2012-2013 sezonu Lakers'ının medya gününden kareler.
3 Ekim 2012 Çarşamba
2 Ekim 2012 Salı
Lost'un Yeni Bölüm Düştü mü Abi?
ABD'de dizi sezonu geçen hafta itibariyle açıldı. Haliyle internet ortamında en çok izlenen dizilerin birçoğu da yeni sezon ilk bölümleriyle geldi. Ben de hangi gün ne yayınlanıyor, neleri izlemelisiniz, başlamayanlar ne zaman başlayacak bir liste yapayım dedim.
Pazartesi
- Dexter
- Homeland
- Revenge
Salı
- How I Met Your Mother
Çarşamba
- New Girl
Perşembe
- Modern Family
- South Park
Cuma
- The Big Bang Theory
- Person Of Interest
- Two And A Half Men
- Fringe
Peki Ya Daha Başlamayanlar?
- 3 Ekim - Supernatural
- 11 Ekim - It's Always Sunny In Philadelphia
- 13 Ocak - Californication
- 13 Ocak - Shameless
- 14 Ekim - The Walking Dead
- 19 Ekim - Community
- 26 Ekim - Touch
- 30 Ocak - Spartacus
- 31 Mart - Game Of Thrones
1 Ekim 2012 Pazartesi
4.5 Grand Slam Geride Kaldı
Epeydir bu tarz bir aksiyona girme düşüncesindeydim. Artık
twitter’da 140 karaktere sığdırmak zor oluyordu yorumları çünkü. Gencolara bu
fırsatı bana sundukları için teşekkür ediyorum.
Öncelikle bu sezon 4 Grand Slam’i geride bıraktığımızı
düşünürsek, sezonun geriye kalanı kısa ve aslında geride bıraktığımız bölüm
kadar da önemli değil. ATP’de önemli diyebileceğimiz iki Masters turnuvası ve
bir de sezon sonu turnuvası bizleri bekliyor.
Peki sezonun geride bıraktığımız kısımlarında ne oldu?
Öncelikle Avustralya Açık’ı bir kenara bırakırsak aslında
sezona damgasını vuran hava koşullarıydı. Roland Garros’ta, Wimbledon’da ve
yine Wimbledon kortlarında yapılan olimpiyatlarda yağmur. Amerika Açık’ta ise
yağmura eşlik eden şiddetli rüzgarlar vardı.
Grand Slam’lerin her birinin farklı bir oyuncu tarafından
kazanılmasıysa son bir kaç senedir göremediğimiz bir durumdu. Avustralya
Açık’ta 2011’de inanılmaz performans sergileyen Djokovic muazzam bir final
maçında Nadal’ı 5 sette yenerek kafalara ‘Acaba bu sezona kaldığı yerden devam
edebilecek mi?’ sorusunu yerleştirdi. Ama bir önceki sezondaki formundan uzak
olduğu ise gözlerden kaçmadı. Sporda en üst formu yakalayıp, o noktada
kalabilmek pek kolay değil tabii ki. Ancak ekstrem bir seviyeden normale doğru
yaklaşan formun bir başka sebebi olarak kortların dışında yapılan oksijen
terapisi gibi yan yöntemlerin yasaklanmasıyla da bağlantı kuranlar oldu.
Doğruluğu veya yanlışlığı konusunda kesin bir kanıya ulaşmak zor, ancak
Djoker’in 2011’deki durdurulamaz performanslarından sonra Avustralya
performansı rekabetin geri döneceğine dair bir işaret gibiydi.
Toprak kort sezonunun başlaması ise çoğu zaman olduğu gibi
Nadal’a yaradı. Turdaki aktif oyuncular Nadal’ın topraktaki üstünlüğü son
derece açık, ama Djokovic’in özellikle Nadal’a karşı aldığı üst üste aldığı
galibiyetler sonrasında Nadal da maçlardan önce çekineceği birini bulmuş
gibiydi. Ancak özellikle Monaco ve Rome Masters finallerinde Nadal’ın
Djokovic’e karşı aldığı galibiyetler özellikle Roland Garros öncesi Nadal’a
moral oldu. Burada özellikle bir parantez açmak istiyorum: Madrid Masters
turnuvası bu sezon ilk defa kırmızı toprağa göre daha hızlı olan mavi toprak
zemin üzerinde oynandı, ama özellikle oyuncuların zeminin kayganlığından
şikayet etmesi nedeniyle önümüzdeki sene tekrar alışılagelmiş kırmızı toprakta
oynanmaya devam edecek.
Havaların yavaş yavaş ısınmasıyla birlikte özellikle
olimpiyatların da bulunduğu yoğun ve sıcak yaz takvimine Roland Garros’la
başladık. Roland Garros için en büyük merak konusu Djokovic’in kariyer ‘Grand
Slam’i yapıp yapamayacağıydı. Eğer Djoker turnuvayı kazanırsa sadece kariyer
Grand Slam’i değil 1969’dan beri yapılamayan ‘Takvim Slam’ini de yaparak adını
tenis tarihine yazdıracaktı. Ancak turnuvadaki performansı kafalarda soru
işaretleri yaratıyordu. Özellikle oynadığı 5 setlik maçlar Nole’nin finale
fiziksel olarak daha yorgun bir şekilde gelmesine sebep oldu. Nadal ise
toprakta her zamanki gibiydi. Finale set vermeden yürüdü ve pek çok kişi
tarafından tahmin edilen Nadal – Djokovic finali gerçekleşmiş oldu. Roland
Garros’ta gece seansı olmadığı için pazartesiye sarkan finalde 4 sette Nadal
şampiyon olurken, ‘Yağmur araları olmasaydı sonuç nasıl olurdu?’ sorusu bizimle
kaldı.
Roland Garros finaliyle arasında yalnızca 2 hafta bulunan
Wimbledon ise sürprizlerle doluydu. En büyük sürpriz Nadal’ın 2. turda dünya
100 numarası Lukas Rosol’a 5 sette kaybetmesiydi. Bu mağlubiyet özellikle
üzerinde durmamız gereken bir mağlubiyet, çünkü Nadal o maçtan beri dizlerindeki sakatlığın nüksetmesi nedeniyle korta çıkmış değil. Son olarak Eylül başında
doktorunun yaptığı açıklama ise Nadal’ın 1.5 ay içerisinde tekrar kortlara
döneceğini söylüyor, Nadal ise twitter’da yaptığı açıklamada kortlara kendisini
tamamen iyi hissetmeden dönmeyeceğini kendisi de açıklamıştı. Sürprizlerle dolu
kısmının 2. ve daha önemli olanıyla devam edelim: Roger Federer. Federer’in bir
Grand Slam daha kazanıp kazanamayacağı tenisseverler tarafından tartışıladursun,
kendisi 2012’de hedef olarak bir Grand Slam daha kazanarak dünya 1 numarasına
geri dönmek istediğini pek çok kez belirtmişti. En sevdiği ve oyun stiline en
uygun olan zemine sahip olan Wimbledon ise onun için adeta biçilmiş kaftandı.
Tabii yine de bunların hiçbiri yeterli olmuyordu. Özellikle Roland Garros
yarı-finalinde Djokovic’e kaybettiği maçtaki performansından sonra, pek çokları
tarafından tehlike çanları ‘yaşlı’ Federer için çalınmaya başlanmış, artık
kariyerinin sonuna geliyor yorumlarının ise önüne geçilemez olmuştu. Açıkçası o
performans sonrasında Federer’in Wimbledon performansı beni de şaşırtmadı
değil. Ama özellikle oyun stilinde yaptığı ufak değişiklikler ve çimde kendine
olan güveniyle Federer önce yarı-finalde Djokovic’i, finaldeyse kendi evinde
mücadele eden Andy Murray’i mağlup ederek 17. Grand Slam zaferini elde ederek hem kendi
hedeflerine ulaşmış, hem de yapılan eleştirilere bir nokta koymuş oldu.
Wimbledon’dan sonra sezona ‘küçük’ Wimbledon’la devam ettik.
Küçük dememin asıl sebebi Grand Slam’lerin aksine, ki bence bu kesinlikle güzel
bir uygulama değil, olimpiyatlarda maçlar 3 set üzerinden oynanıyor. Yalnızca
altın madalya maçı 5 set üzerinden oynanan bir karşılaşma oluyor. ‘Küçük’
Wimbledon ile ağabeyinin arasındaki tek fark setlerde uygulanan bu kural
değişikliği değil. Wimbledon’da uygulanan beyaz giyme zorunluluğu
olimpiyatlarda uygulanmadı ve Wimbledon kortlarında alışılagelmemiş bir görüntü
olan ‘renkli’ görüntülerle karşılaştık. Olimpiyatlarla birlikte konuşmaya
başlamamız gereken kişinin kim olduğunu sanıyorum tahmin ediyorsunuz. Evet,
sıra Andy Murray’e geliyor. Final yolunda özellikle yarı final maçında son seti
19-17 biten Del Potro maçıyla birlikte fiziksel olarak yorgun bir Federer
karşısında Murray yine kendi evinde (ama bu sefer çok daha Davis Cup havasında
bir atmosferde) bu sefer başarıya ve altın madalyaya ulaşarak finallerdeki
‘kaybeden’ kimliğini üzerinden atarak kendi için büyük bir adım atmış oldu.
Amerika Açık’ta ise bu sezon alıştığımız hava koşullarının
yarattığı olumsuzluklar ne yazık ki kalitenin yüksek olduğu bir tenis
izlememize engel oldu. Nadal’ın yokluğunda yükselen formuyla Federer en büyük
favori olarak gösteriliyordu, ama kendisinin de alışık olmadığı bir şekilde
çeyrek finalde Tomas Berdych’e kaybetti. Amerika Açık 2011 şampiyonu Djokovic
ise finale yükselirken pek de zorlanmadı.
Murray ise olimpiyatlarda atladığı eşiğin ne kadar büyük olduğunu
özellikle finalde Djokovic karşısında ortaya koyduğu oyunla gösterdi ve
yıllardır hayalini kurduğu ilk Grand Slam’ine kavuşmuş oldu. Amerika Açık ne
yazık ki sadece ilklere değil, sonlara da sahne oldu. Turun en önemli
oyuncularından Andy Roddick, sürpriz bir kararla turnuva sonrasında tenisi
bırakacağını keyifli bir açıklamayla bizlere bildirdi. Son karşılaşmasını 4.
turda Juan Martin Del Potro’yla oynayan 2003 Amerika Açık şampiyonu, en
sevdiği turnuvada tenise veda etmiş oldu.
Peki bizleri sezonun geri kalanında ne bekliyor?
İlk Grand Slam’ini kazanan Andy Murray, tenisten bir süre
uzak kalacağını açıklayan Federer, 2011’deki formundan uzak Djokovic ve
sakatlıktan geri dönecek olan Nadal. Aslında ilk bakışta çok da ilgi çekici
gözükmüyor. Tenisseverler tam bir belirsizlikle karşı karşıya gibi gözüküyor,
ki böyle düşününce insan bir sonraki büyük turnuvayı iple çekmeye başlıyor.
Bilmeyenler ve unutanlar için hatırlatayım: Shanghai Masters 7 Ekim’de
başlıyor.
30 Eylül 2012 Pazar
Wenger ve Futbol Aklı
Wenger
Arsenal’in başındaki 16. yılına girdi. İlk birkaç senesi hariç her zaman
üzerinde büyük baskı vardı ama kulüp ya da basından kimse Wenger’in gitme
(gönderilme) konusunu açmıyordu bile, son 1-2 yıla kadar… Üst üste giden
takımın en önemli parçaları ve yıllar geçtikçe gelmeyen kupa baskısı* ilk defa Arsene
Wenger’in koltuğunun sallanmasına neden oldu ki kontratının bitmesine 2 yıl
kalan Wenger’in geçen günlerde yaptığı “2 yıl sonunda başarılı olup olmadığıma
bakacağım, eğer başarılı olamazsam geleceğimi değerlendirmeye alacağım.”
açıklaması gördüğü başarı baskısının bir sonucu.
Arsene Wenger'in en büyük artısı kulübün özkaynağını kullanma becerisi ve altyapı scouting'indeki ileri görüşlülüğü. Evet belki yıllardır kupa gelmiyor ama her sene takıma 1-2 genç oyuncu kazandırıyor Wenger. Bunun en son örneği de 2-3 yıl önce hiç umut olmayan Gibbs. Wilshere, Jenkinson da diğer altyapı kaynaklılar. Fabregas, Song, Van Persie, Diaby, Ox, Ramsey... Bu oyuncuları da çok genç yaştayken takıma kazandırdı, gidenleri de aldığı paranın katlarca fazlası bonservis bedeliyle sattı.
Arsenal diğer büyük kulüplerden finansal açıdan geri kalmamak için stad yenileme işine girdi. Bu ileride büyük bi’ maddi kaynak sağlayacaksa da kulübün birkaç yıl fazlaca bir borcun altına girmesi demekti. 2005-2010 arasındaki transfer politikası hep tartışıldı Wenger’in ama çoğu insan bu borcu göz ardı ediyordu. Bu yıllar içinde Arshavin dışında kimseye 15 milyon € üstünde bonservis parası vermedi. Ayrıca bonservis bazında gelir-gider’de +40 milyon € gibi bir kazanç sağladı. Aynı zamanda kendi koyduğu hedef olan CL’ye katılma amacından hiç sekmeyerek başardı bunu.
Bu
kadar maddi sıkıntılara rağmen Wenger yönetimindeki Arsenal’in 15 sene içinde
ligi bitirdiği en kötü sıra 4. Evet kulüp kupa görmeyeli 7 yılı geçti ve
yıldızlar teker teker kaçıyor ama Arsenal her sezon kendini ilk 4’e atmayı
başarıyor. Sadece bu bile Wenger’in ne kadar büyük bir akıl olduğunu göstermek
için yeterli. Kendi sözleriyle anlatacak olursak; “1-2 kere 1. olmaktansa 20
sene boyunca 2. olmaya razıyım.”
*Wenger 1996 yılı itibariyle sürdürdüğü bu görevinde, 1998, 2002 ve 2004 yıllarında üç kez lig şampiyonu oldu. 1998, 2002 ve 2003 yıllarında üç kez FA Cup'ı kazandı ve 1998, 1999, 2002 ve 2004'te dört Charity Shield sahibi oldu.
29 Eylül 2012 Cumartesi
Bir Ada Hikayesi: Coldplay Top 10
Muhtemelen
blogun en az yazı yazan üyesi olacağım için en azından ilk günlere bir yazı
sıkıştırmalı diye düşünürken masanın üstünde duran DVD kafamda ışıkları yaktı.
Hem yazı konusu olarak güzel hem de kolay yazarım diye düşündüğüm bu yazıya
daha başlamadan sorun yaşadım. Listeyi kaç şarkıdan yapmalı, neye göre
oluşturmalı derken zar zor bilgisayar başına oturdum. Ancak bir yerden de
girmek lazımdı bu işe. Beni tanıyan zaten Coldplay ile ilgili sorunumu bilmenin
yanı sıra sürekli dile getirmemden dolayı bıkmış durumdadır. Lise zamanları
sevmediğim bir grubun şimdilerde bu kadar hayatımın içinde olması hep garip
geldi bana. Her şey bir gece konser videoları izlerken YouTube’un belki de en
güzel özelliği “Recommend Videos” bölümünde Tokyo konserine denk gelmemle
başladı. Aşk hikayesi gibi oldu. Sonrasında arkadaşlarıma bulaştı, hem de baya.
Sanırım etrafımda Coldplay’den nefret eden fazla kişi yok. Olmaması daha iyi.
Neyse duygusal dakikaları bırakıp listeye geçelim.
Öncelikle
belirtmem gereken birşey var. Bu liste kesinlikle şu anki ruh halime göre
oluştu. Coldplay şarkılarının en büyük sorunu bence bu. Sen o an nasıl
hissediyorsan ona göre listen değişiyor. Mutluyken aç Fix You’yu koşarak
uzaklaşırım oradan, hesap et. Yok ya uzaklaşmam, adam taş olur. Liste grubun
sadece stüdyo albümlerini içeriyor, EP ve single’ları işin içine katarsam çok
büyük sorunlar çıkar. Listeye Mylo Xyloto’dan şarkı koymak için çok uğraştım
ama olmadı, listedekilerin üstüne çıkacak şarkı bulamadım. Belki Charlie Brown,
yok yok Almanlık daha iyi. X&Y albümünden 4 şarkı listeye girdi, daha fazla
da girerdi ama diğer albümlere ayıp olur diye tuttum kendimi. Neyse başlayalım;
10 - Trouble
9 – Lost!
8 - Viva la Vida
7 - Talk
6 - The Scientist
5 - Clocks
4 - The Hardest Part
3 - Yellow
2 - White Shadows
1 - Fix You
Genelde insanlar ilk 3’ü şekillendirirken sorun
yaşarlar, ben 10 ve 9’u seçtikten sonra bunalıma girdim. Özellikle ilk 3
sıradaki şarkıların yerlerini göz önünde bulundurmamak gerek. Onların yerleri
ufak bir farkla da olsa değişebilir. Ancak temel olarak ilk 10 bu şekilde
oluştu. Listenin dışında kalıp gönlümüzde ayrı yeri olan şarkıları da sırasız
şekilde söyleyelim: Don't Panic, Shiver, In My Place, Daylight, A Rush of Blood
to Head, What If, Speed of Sound, Yes, Violet Hill. Aslında Top 20 de
yapılırmış ama bu işin Top 10’u makbûldür. Stüdyo albümü olmayıp delicesine
sevdiğimiz şarkıları sayacak olursak; Crest of Waves, Things I Don't
Understand, Gravity, See You Soon, Christmas Lights bir çırpıda aklıma
gelenler.
Grup
üyeleriyle, yaptıkları işlerle, canlı performanslarıyla çok özel bir grup
Coldplay, en azından benim için öyleler. Mylo Xyloto ile çoğu kişiyi hayal
kırıklığına uğratsalar da saydığım onca şarkıyla, onları seven herkesin
hayatına iz bıraktılar. Temennim grup dağılmadan önce Türkiye’ye gelmeleri.
Gelmeseler de elbet gidilir birkaç sene içinde ama sanki buraya gelseler
hepimiz için çok özel anılar yaşanacak, umarım gelir ve yaşatırlar. Kapanışı
Lost’un güzel girişiyle yapalım: “Just because I'm losing doesn't mean I'm lost!”
Galatasaray Medical Park Takım Tanıtımı
Diğer şampiyonluk adaylarında olduğu gibi -Banvit'i bir kenara koyalım- Galatasaray'da da sezon öncesi taşlar tamamen yerinde oynadı. Hakan Üstünberk'in uzun süredir tek başına yaptığı göreve, daha profesyonel bir yapılanmayla Lütfi Arıboğan ve Murat Özyer (İlkan Karaman konusunda değineceğiz -yazı sonrası not: değinemedi-) şubenin başına getirildi. Oktay Mahmuti'nin ilk sezonun itibaren idari anlamda büyük sıkıntılar çeken, Euroleague yönetimiyle görüşmelerini teknik kadrosuyla (Mahmuti, Emir Alkaş) yapacak kadar bu konuda zayıf olan kulüp için son dörece önemli ve değerli hamlelerdi, Euroleague eleme hakkının o günlerden elimizden kaçtığı gerçeğine rağmen. İdari ekibin koç konusundaki tercihi de geçen senenin üç kupalısı Ergin Ataman'dan yana oldu.
15 milyon euro olduğu söylenen bütçe Euroleague takımı için kullanılsaydı muhtemelen daha iyi bir kadro ortaya çıkabilirdi ama Ergin Ataman bu konudaki rüştünü kanıtlarcasına çok önemli bir kadro yarattı.
Yeniler ve Kadro Yapılanması
PG: Engin Atsür-Ender Arslan
SG: Henry Domercant-Jamont Gordon-Göksenin Köksal
SF: David Hawkins-Cenk Akyol
PF: Milan Macvan-Ersin Dağlı
C: Furkan Aldemir-Bonifance N'Dong-Sertaç Şanlı
Hazırlık dönemi boyunca Engin'in, Gordon'ın, Hawkins'in, Domercant'ın ufak sakatlıkları; Ender, Göksenin, Macvan ve Furkan'ın milli takım kadrolarında bulunması nedeniyle takımı tam kadro görme şansımız olmadı ve Domercant'in sakatlığı sonrasında 1 ay daha olmayacak ve bununla birlikte takımın hem hücum kısmında hem savunma kısmında sistemi henüz oturtamadığını da gördük ancak Rixos ve Tübad turnuvalarından çıkarımlar yapmak mümkün.
-Ergin Ataman'ın genellikle 7-8 kişilik dar rotasyonlar kullanmayı seven bir koç olduğunu biliyoruz ancak kadro yapılanmasına baktığımızda bu sene Ergin Ataman'ın biraz daha geniş bir rotasyon kullanabileceğini görüyoruz. Rotasyonda ilk iki tercih olarak gözüken oyunculardan Ender Arslan ve Cenk Akyol dahil hiçbir oyuncunun -en azından sezon başı itibariyle- rotasyon dışına çıkacağını düşünmüyorum. Burada sadece istisna olarak yaz dönemini çok kötü geçiren Göksenin Köksal'ı gösterebiliriz. Ergin Ataman'ın Oktay Mahmuti'ye göre biraz daha rollerin esnek olduğu sisteminde Göksenin özellikle topun elinde olduğu anlarda hiç güven vermedi. Hala çok önemli bir savunma kozu ayrıca Ergin Ataman'ın topa baskıyı ve tempoyu arttırmayı hedeflediği sistem için de ideal gözüküyor ancak fundemental olarak Asım Pars seviyesinde ve şutu hala istikrarsız. Sezon başı itibariyle rotasyondan kesilecek ilk isim olarak gözüküyor umarım Domercant'in sakatlığı en azından ona faydalı olur.
-Bu takımın Domercant ve Hawkins gibi iki çok önemli lideri var, diğer oyuncuların bu iki isimden daha önemli olduğunu iddia etmeyeceğim ancak özellikle TBL için kadronun en önemli isimlerinden biri Engin Atsür. Geçen sezon Fenerbahçe Ülker'in nadir ayakta kalan isimlerinden biri olan Engin, 1 numara pozisyonunda sahaya bu rotasyondan diğer süre alabilecek Ender Arslan ve Jamont Gordon'a göre çok daha farklı şeyler koyabilecek bir isim. Ergin Ataman'ın düşündüğü tempolu basketbolda Ender ve Gordon düşünüldüğünde 3. tercih olarak gözükebilir ancak oyun yarı sahaya kaldığında Engin hem oyun aklıyla -spacing için de çok kritik- hem istikrarlı dış şutuyla diğer iki isme göre özellikle üst seviye maçlarda daha fazla artı vaat ediyor. Ender'in istikrarsızlığı, Gordon'un da oyun yarı sahaya kaldığında takımı oynatma konusunda eksik kaldığı düşünülürse Engin'in özellikle sezonun sonlarına doğru sağlıklı ve formda kalması çok önemli.
-En önemli skor opsiyonunuz eğer Domercant ise onu maximum verimle kullanabilmek için en kritik nokta spacing'dir. Domercant'in doğru noktada topla buluşması dışında diğer 4 oyuncunun da sahaya doğru dizilmesi gerekir. Az önce bahsettiğim şekilde Engin'i değerli kılan özellik bu. Bu konudaki bir diğer kritik isim de Milan Macvan. Geçen sezon, 4 numaralardan istikrarlı gelmeyen şutların hücumu nasıl baltaladığı göz önündeyken, Macvan her ne kadar sezon öncesi turnuvalarda bekleneni tam olarak veremese de, onun skorda öne çıkmasının dışında hücumun işleyişine de önemli katkılar vereceğini düşünüyorum.
Artılar
-Diğer şampiyonluk adaylarına baktığımızda bu takımın en önemli artılarından biri mental güç olarak gözüküyor. Bu noktada "ego çatışması olabilir" söylemine katılmak yerine, Domercant, Hawkins, Gordon gibi kötü giden ortamda sadece saha içinde gösterdiği performansla değil, mental olarak da takımı ayağa kaldırabilecek, Ergin Ataman'ın rakibin kafasına giren ve saha içinde olduğu kadar zihinsel olarak da onlarla uğraşan yapısına uygun oyuncuların Galatasaray için büyük bir şans olduğunu düşünüyorum. Özellikle Hawkins ve Domercant'ın winner özelliği playofflarda ve Eurocup'ın ilerleyen turlarında ortaya çıkacaktır.
-Şu aşamada, İlkan'ın da elden kaçırıldığı ortamda "en faydalı uzun rotasyonu Galatasaray'da" demek iddialı olacaktır, kağıt üzeriyle saha içi bu kadar değişkenlik gösterebilecek, ucu açık bir laf etmek için henüz erken ancak en sert uzun rotasyonun Galatasaray'da olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Furkan, N'dong, Macvan ve Dudley hepsi pota altı sertliğinde belirli bir seviyenin üstünde oyuncular. Ligin en yetenekli uzunları değiller belki ama sertlik olarak hiçbir takımın gerisinde kalmayacaklardır. Ayrıca Furkan ve N'dong'dan pick-and-roll savunması, Dudley'den orta mesafe ve hücum ribaundu, Macvan'dan dış şut ve tamamı iyi ribaundcu olan oyunculardan ribaund beklentileriyle birbirini tamamlayan bir rotasyon olarak gözüküyor. (İzzet geliyor mu? Onun yerine Samet Geyik alsak?)
-Az önce bahsettiğim uzun rotasyonun kalın ve kalıplı oyunculardan oluştuğunu söylemek zor ancak kısalarda ise tamamen tersi. Domercant, Jamont Gordon, Göksenin Köksal, Hawkins ve Cenk Akyol pozisyonlarına göre kalıplı oyuncular. Bu fizik avantajın özellikle savunmada işe fazlasıyla yarayacağını ve Ergin Ataman'ın kalın oyuncularıyla savunma prensibini topa baskının yanında, birebir geçilmemek üzerine kuracağını düşünüyorum; elinde de bu savunma prensibine oldukça uyan oyuncular var. (Bu fizik avantajın olumsuz gözükebilecek yönünden eksilerde bahsedeceğim)
-Domercant'ın sakatlığına pek çok olumsuz yönden bakabiliriz. Ergin Ataman da muhtemelen sezon öncesi planlarını Fenerbahçe maçına göre yaptığından Domercant'in sakatlığı uykularını kaçırmıştır ancak kısa rotasyonunda durumu ve pozisyonu belirsiz isimler için bu 1 ay oldukça kritik olacaktır. Engin'in 1 numarada kendini göstermesi ve Jamont'un sürelerinin 2 numara daha fazla kayması (bundan da bahsedeceğim), Ender'in sezon içinde rotasyondan süre alabilecek performansı ortaya koyması ve Göksenin'in çok kötü bir yaz geçirdikten sonra tekrar toparlanması hem bu oyuncuların durumunu görmek adına hem de Ergin Ataman'ın gelecek aylarda kullanacağı rotasyonu kafasında oturtması adına son derece önemli.
-Rixos ve Tübad turnuvalarında izlediğimiz Galatasaray'ın en büyük sorunu Jamont Gordon'un direksiyonda olduğu dakikalarda hücum organizasyonluğu oldu. Gordon yüksek tempo, topa baskı gibi Ergin Ataman'ın üzerinde durduğu noktalarda katkı verebilecek bir oyuncu olabilir ama düşük tempolu, yarı saha basketbolunun oynadığı maçlarda 1 numara pozisyonunda oynaması takımın bütün hücum ritmini bozacaktır. Burada Hawkins'in organizatörlüğü düşünülebilir ancak onun da zorunluluk (maximum 8-10 dakika) dışında o role evrilmesinin takıma başka noktalarda zararlar vereceğini düşünüyorum.
-Takımın artılarında da bahsettiğim fizik avantajı sezon öncesi turnuvalarda -özellikle savunmaya- olumlu yansıdığı kadar olumsuz da yansıdı. Ergin Ataman'ın savunmada özellikle alçak posta yardım getirme planı doğrultusunda içeriye kapanan takım, ağır dış oyuncular yüzünden tekrar dışarıya açılmada aynı başarıyı gösteremedi ve birçok maçta üçlük savunması konusunda sıkıntılar yaşadı. (Rixos Cup'ta oynanan Efes maçı ve Vujacic) Savunma üzerine daha fazla çalışıldıkça üstesinden gelinebilecek bir durum ancak hem savunmada hem hücumda geçen seneye göre daha az mobil bir takım görebileceğimizi söyleyebiliriz.
-Ergin Ataman geçen sezon Beşiktaş maçındayken daha ilk ligin maçından Galatasaray'ın aklına girmesinin ekmeğini özellikle final serisinde çok yemişti. Sezon öncesi turnuvalarında da ligde karşılacağı rakipleriyle karşılacağından Ergin Ataman sistemi oturtmak yerine daha hazırlık turnuvasından rakibe "sizi yeneceğiz" mesajı verilmeye çalışıldı, setlerin uzun ve hatasız oynanmaya çalışılması gereken dönemlerde ilk etapta galibiyet düşünüldü. Daha sistemin gerekliliklerinin uygulandığı sezon içerisindeki turnuvalar, kupa ve lige hazır girmemizi sağlayabilirdi ancak Ergin Ataman mental savaşa erkenden girmeyi tercih etti.
Beklentiler
Şampiyonluk tabii ki en büyük beklentidir ancak ben rakiplerin güç durumunu da göz önüne aldığımızda en büyük beklentinin Eurocup'da şampiyonluk yaşayarak veya ligde final oynayarak Euroleague'e katılmak olduğunu düşünüyorum.
(Artılara eksilere sıkıştıramadım diye seni unuttum sanma Murat Özyer. Hatalısın ve sana laflar hazırladım.)
(Artılara eksilere sıkıştıramadım diye seni unuttum sanma Murat Özyer. Hatalısın ve sana laflar hazırladım.)
Beşiktaş Takım Tanıtımı
Geçtiğimiz sezon hiç kimsenin beklemediği bir şekilde rüya gibi bir sezon geçiren Beşiktaş 3 kupa kazanarak tarihi bir sezon geçirmişti. Ancak Beşiktaş’ın içinde bulunduğu mali krizden basketbol şubesi de etkilendi ve şampiyon kadronun büyük kısmı ve teknik ekip takımdan ayrıldı. Bunun sonucunda basketbol şubesinde sil baştan yapılmak zorunda kalındı.
Koç olarak camianın sevilen isimlerinden Erman Kunter ile anlaşıldı. Ayrıca Türk basketbolu efsanelerinden Haluk Yıldırım da genel menajerlik görevine getirildi. Kısıtlı bütçelerle kazandığı büyük başarılarla biliniyor Erman Kunter ayrıca Beşiktaş formasıyla da mücadele etmiş Beşiktaşlılığıyla bilinen bir koç. Beşiktaş yönetimi basketbol şubesini doğru kişilere teslim etti bence bu hamlelerle. Rüya gibi bir sezonun ardından bu kadar büyük bir değişimi kimse istemezdi elbette ama bu hamlelerle Beşiktaş uzun vadeli bir planlar yaptığını gösterdi. Yıllarca başarılı kadrolar kurup ve en sonunda şampiyonluğu da gören ama daha sonra hepsinin elimizden uçmasına tanık olan,başarılarla değil sorunlarla gündeme gelen takımları izleyen biri olarak bu planı sonuna kadar destekliyorum ben de.
Geçen seneki kadrodan sadece Serhat, Barış ve sakatlığı nedeniyle uzun süredir basketboldan uzak kalan Can Akın kaldı. Sponsor arayışları da istenildiği gibi gitmedi bir türlü ve mecburen dar bütçeli bir kadro kurulmak zorunda kalındı. Bu konuda işin uzmanlarından Erman Kunter gibi bir adam olunca yine de güzel hamleler geldi diyebiliriz. Özellikle Dasic ve Christopher çok önemli işler yapacaktır diye düşünüyorum bu sene. Geçen sene Beşiktaş’ın en zayıf karnı olarak gözüken yerli rotasyonuna da çok önemli takviyeler yapıldı ve daha geniş bir rotasyon kuruldu.
Yeniler ve Kadro Yapılanması
Pg:Tutku Açık,Curtis Jerrells,Can Akın,Kartal Özmızrak
Sg:Muratcan Güler,Patrick Christopher
Sf:Serhat Çetin,Vladimir Dasic
Pf:Damir Markota,Cevher Özer,Barış Hersek,Randal Falker
C:Gasper Vidmar

Kadro böyle sonuç olarak geçtiğimiz seneye göre çok mütevazi ama daha mücadeleci. Gasper Vidmar’ın yerli statüsüne geçememesi sonrasında Falker bir sakatlık olmadığı sürece sadece Euroleague maçlarında yer alacak gibi gözüküyor. Erman Hocanın bu sene kısa bir beşle oynamak istediğini gördük sezon öncesi turnuvalarında zaten takımda da Vidmar dışında gerçek bir pivot yok. Sezon öncesi 2 turnuvaya katıldı Beşiktaş bu turnuvalar üzerinden bu sezon oynanacak basketbola dair çıkarımlar yapmak mümkün özellikle Beko Cup daha belirleyici bence.
Rixos Cup’ta Dasic-Serhat-Markota gibi bu seneki kadronun önemli parçaları yoktu ancak buna rağmen çok iyi mücadele etti Beşiktaş. Geriye düştüğü maçlarda dahi pes etmedi fakat burada en çok dikkatimi son anlarda yapılan tercih yanlışları çekti. Bunun da en büyük sebebi Jerrells’ın böyle anlarda takım disiplininden koparak daha bireysel fakat daha yanlış kararlar vermesi bence. Ancak hem o turnuvanın ilk turnuva olması hem de Jerrells’ın daha yeni takıma katılması sebebiyle mazur görülebilir. Tutku’nun sahada olduğu dönemlerde daha doğru hücumlar etti siyah beyazlı ekip. Vidmar gibi pick&roll’ü iyi oynayan bir uzun olması da bunun olmasındaki en büyük etkenlerden. Rixos’ta dikkat çeken bir diğer nokta Beşiktaş’ın çok değişken hücum etmesi. Bir maçta dış şutlarla etkili olurken diğer maçta içeri penetrelerle etkili oldu Beşiktaş bu çok olumlu bir gelişme ancak maçın bazı bölümlerinde de hücumda çok tıkandı.
Beko Cup’ta eksiklerin takıma katılmasıyla birlikte daha doğru değerlendirme yapmak mümkün oldu. Dasic ve Markota Erman Kunter’in düşündüğü sisteme çok uygun isimler olduklarını gösterdiler. Özellikle Dasic’in hem 3 hem de 4 numara oynayabilmesi büyük avantaj. Zaten Eurobasket elemelerinde de ne kadar kaliteli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Serhat’ın da takımdaki varlığı beyin seviyesine çok olumlu etki yapıyor. O sahadayken daha doğru hücum ediyor Beşiktaş.Christopher takımın savunmada ve hücumda ihtiyacı olduğu her anda başarıyla sorumluluk alıyor. Hawkins gibi bir oyuncunun gidişinin ardından Beşiktaş’ın bu tip bir oyuncuya çok ihtiyacı vardı. Jerrells Rixos’a göre daha derli topluydu bu turnuvada ama yine de tercih konusunda bir guarda göre çok hatalar yapıyor. Ancak son maçlarda Erman Kunter Tutku ve Jerrells’ı aynı anda kullandı. Böylece Jerrells’ın deliciliğinden daha çok yararlanıldı ki böylesi bence daha doğru olacak. Can Akın’ın da ne kadar sağlıklı döneceği bu planda önemli bir yer kaplıyor.

Artılar
Erman Kunter Beşiktaş’ta bu sene kısa beşli sistemi düşünüyor. Hem yaptığı transferlerden hem de Beko Cup’taki oyundan anlayabiliyoruz bunu. 4 numara pozisyonunda kullanılan Dasic’in ribauntu alıp direk topla birlikte hücuma çıkması çok rahat basketler olmasını sağlıyor. Ayrıca uzunların dış şut tehtidi olması rakip takımları zor durumda bırakıyor, rakip uzunların dışarı çıkmasına sebep oluyor ve eşleşme dezavantajları yaşatıyor.
Guard bölgesinde de değişik stilde oyuncular var bu da Beşiktaş'ın hücumlarının rahatlıkla değişkenlik gösterebileceğinin bir işareti. Tutku daha çok oynatmaya yönelik bir guardken Jerrells daha delici ve skorer bir guard. Can Akın'sa sakatlanana kadar çok faydalı bir oyun ortaya koyuyordu.Onun da sağlıklı dönmesiyle bu bölgedeki çeşitlilik daha da artacaktır.
Bir diğer artıya gelirsek Fenerbahçe'de bir türlü istenileni veremeyen Gasper Vidmar'ın Erman Kunter koçluğunda çok daha verimli basketbol oynamaya başlaması. Vidmar kendisinden en iyi şekilde faydalanabilecek bir koçla birlikte ayrıca sahada da onun oyun stilini destekleyen Tutku Açık ta var.Takımdaki tek gerçek pivot olması onun önemini daha da arttırıyor.
Muratcan,Serhat ve Christopher gibi topa çok iyi baskı yapabilen kısalar bulunması da Beşiktaş'ın bir diğer avantajı. Böylece tempoyu arttırıp kapılan toplarla rahat basketler bulabilir Beşiktaş ayrıca topu çalamasa bile rakibin hücum süresinden yemiş olur ve doğru hücum etmesini engeller. Bu üçlüyü temponun artması gereken zamanlarda aynı anda sahada görmemiz yüksek ihtimal.
Eksiler
Kısa beşli sistemin olumsuz yanları da var tabi.Sahada gerçek bir pivot olmadan Beşiktaş ortayı kapatmakta sıkıntılar yaşadı. Rixos’ta Stimac özellikle perişan etti oradan Beşiktaş’ı. Bu tip uzunlara karşı sıkıntı yaşayacaktır Beşiktaş. Bir diğer olumsuz yöne gelirsek ribauntlarda çok büyük sıkıntılar yaşanıyor. Net ribaunt almakta zorluk yaşıyor ve bu yüzden de o aradığı hızlı hücumlara rahat çıkamıyor Beşiktaş.
Bir diğer olumsuz sebepse benim başından beri transferini eleştirdiğim Jerrells. Tercih konusunda ciddi sıkıntıları olan bir guard böylece sistemden koparak takımın ritmini bozabiliyor. Oyunu gereksiz yere bireysele döküp takımına zarar verdiği anlar oluyor Jerrells'ın. Bunu ne kadar kontrol altında tutacak Erman Hoca bu çok önemli.
Son olarak psikolojik bir baskı da var Beşiktaş'a.Şampiyon kadronun dağılması üstüne 3 kupalı takıma sponsor da bulunamaması taraftarı çok mutsuz etti. Şu anki basket takımına karşı bir ön yargı var belli kesimlerde ve muhtemelen takımın taraftarı tekrar salona çekmesi gerekecek. Ayrıca olası olumsuz sonuçlarda da takıma gerekenden daha ağır eleştiriler gelecektir. Beşiktaş'ın bununla da mücadele etmesi gerekecek özellikle sezonun ilk kısmında.
Beklentiler
Beşiktaş bu sene sadece ligde ve tarihinde ilk kez Euroleague arenasında mücadele edecek. Erman Kunter’e ve kurduğu kadroya çok güveniyorum. Çok sert çok mücadeleci bir takım. Eksikleri de var ancak yine de özellikle evindeki maçlarda herkesi yenebilecek bir kadro oluştu. Ligde yarı final ve sonrası hedef tabi ki. Çok güçlü kadrolar var ligde şampiyonluk zor gözüküyor ancak yine de yabana atılmaması gereken bir takım Beşiktaş. Euroleague içinse çok zor bir grup içinde siyah beyazlı ekip ama yine de gruptan çıkmak hedef olmalı. Kaybetse bile pes etmeyen, mücadelesiyle alkış alan bir takım en büyük isteğim bu seneden.
Ancak asıl beklentim bu teknik ekibe güvenip basketbol anlamında Beşiktaş’ta sağlıklı bir düzen oluşturulması ve dönem dönem değil sürekli zirveye oynayan bir yapı kurulması. Bunun için de doğru isimler var bu işin başında.
28 Eylül 2012 Cuma
Fenerbahçe Ülker Takım Tanıtımı
Şüphesiz, bilinçli şekilde basketbol izlemeye başladığımdan beri yazacağım en umutlu ve en huzurlu sezon başlangıcı yazısını yazıyorum. Bir de işlerin dününe kadar gidersek böyle bitmesi mucize olarak bile adlandırılabilir.
Beklenti, taraftar ve yönetim açısından basketbol adına berbat bir sezonu geride bıraktık. Fenerbahçe'yi düzenli şekilde takip eden herkes soru işaretleriyle girdi yeni sezona. Bunların üzerine, şube içerisinde saygınlığı ve değeri tartışılmayacak -ama yine de tartışılan- tek adam olan Aydın Örs'ü de göndererek sezona başlamak sadece kabus olarak adlandırılabilir. Bir süre sessiz ve Semih Özsoy yüzdeleriyle geçen dönemden sonra karşımıza Kemal Dinçer adında, sihirbaz olarak adlandırılabilecek bir yönetici çıktı.
Sihirbaz kelimesini transfer için kullanmadım. Şubenin ihtiyacı olan taraftar ile iletişimi üst seviyede, her şeyi açık, basketbol bilgisi ve sevgisi yüksek adam rolünü geldiği ilk günden beri başarıyla yerine getirdiği için kullandım. İlk geldiği günden beri gerek sosyal medya, gerekse çıktığı her televizyon programında merak ettiğimiz her konuya içtenlikle cevap verip bizim içimizi rahatlattı.
Sonrasında gelen transferler, yapılan hamleler ile güven kelimesi hiç olmadığı kadar sağlam şekilde dillendirildi. Biz Fenerbahçe taraftarları buna pek alışık değiliz. Geriye yapılacak transferler ve en önemlisi koç seçimi kalmıştı. Öncelikle böyle heyecanlı, geleceği parlak ve kendini kanıtlamış bir koç getirebilmek zor işti. Pianigiani de transferi sonrası seçimi yapmasının sebebini hedefler, taraftar gibi unsurlara bağladı. Bu kaos ortamında bu derece önemli bir koçu getirmek neresinden bakarsak bakalım büyük bir yönetim başarısıdır. Bu hamle bize en çok transfer akışı konusunda yardımcı oldu. Pianigiani demek biraz da Bo ve Sato demek oldu. Hatta bu listeyi uzatmak da mümkün. Sonuç olarak; son yılların en yüksek potansiyelli kadrosunu kurduğumuzu söylemek yanlış olmaz.
Yeniler ve Kadro Yapılanması
PG: Bo, Barış, ''Transfer''
SG: Sato, Ömer, Can Maxim
SF: Bojan, Emir
PF: Andersen, Kaya, İlkan
C: Batiste, Oğuz
Kadro kağıt üzerinde böyle bir hal aldı. Yine Kemal Dinçer tarafından transfer haberi geldiği için rahatlıkla oraya ekleyebildim. Gerçi pota altı olma olasılığı da vardı ama İlkan transferinden sonra başka bir yer düşünüleceğini sanmıyorum. Alacağımız adam çok büyük ihtimalle bir ve iki numara oynayabilen birisi olacak. Burada da tercihim en başından beri Papaloukas. Daha delici ve daha çok iki numara oynamaya yatkın bir guard tabii ki düşünülebilir ama Papaloukas'ın takıma katacağı şeyler kağıt üzerinden çok daha fazlası. Kazanmayı bilen bir adam ve büyük bir lider. Bu benim için bazı şeylerin ötesinde ve sanki takımın böyle bir adama da ihtiyacı var. Lider özellikli oyuncularımız var. Ömer'i falan görmezden gelmiyorum ama böyle bir yabancı da benim için fena olmazdı.
Alınan dış oyunculara bakarak Pianigiani'nin önde baskı ve hızlı hücum etme özelliklerinden şaşmayacağını söylemek zor değil. Yıllardır takımında oturttuğu bu şablonu bize uygulamak için alabileceği en iyi adamları aldı belki de. ''Adam yiyen'' olarak adlandırabileceğim dış oyuncularımızın yanında, yine koçun en önemli özelliklerinden biri olan iyi top çevirip, boş şutlar bulma kısmında inanılmaz işler yapabilecek bir Emir mevcut. Bu yıl O'nun yılı olacaktır diye umuyorum ve bekliyorum. Pick and roll konusunda ligin belki de gelmiş geçmiş en iyi bitiricilerinden birisi olan Batiste var elimizde. Dış şutu yine ligin sayılı tehditlerinden olan Andersen de cabası.
Takımda sivrilen bir skor opsiyonu olmayacağını düşünmekle beraber dışarı kısımdaki her adamımızın cezaları iyi kesen ama çok keskin olmayan şutörler olduğunu unutmamak lazım. Topu iyi dolaştırmak, Bo'nun kanallarını iyi kullanmak zorundayız. Geçen seneki duran oyunumuzla bu kadro ancak aynı performansın biraz üzerini gösterir. Burada Pianigiani'nin felsefesine olan güvenim devreye giriyor ve şüphelenemiyorum. Ayrıca yedek guardımız da Curtis değil, Barış. Burada Curtis'i yerin dibine sokmak gibi bir niyetim yok. Aksine kendisini severim de ama Barış yedeklerle gelecek en iyi alternatif. Saha görüşü bu kadar iyi ve savunmada da bu derece sağlam duran bir yerli sürekli bahsettiğim top çevirme konusunda da çok büyük nimet.
Artılar
-Basketbolu takip eden on kişiye, ''Koçun sistemine kimin önderlik etmesini istersiniz?'' diye sorsak hepsi Bo'yu gösterirdi herhalde ve O'na sahip olabilmek bu yüzden çok güzel. Önde baskısı, inanılmaz bitiriciliği ve gerektiğinde deliciğiyle oluşturduğu pozisyonları bizim oyun yapımızın ana taşlarından birisi olacak. Bunun yanında Ömer, Sato ve hatta Barış ile birlikte yapacakları baskı öldürücü seviyelere çıkabilir. Lig genelinde bu konuda Fenerbahçe'den daha iyisi olacağını sanmıyorum. Bu kozumuz özellikle oluşmasını umduğum basketbol taraftarı profiliyle birliklte çok büyük bir silah olabilir.
-Birazdan eksilerde pota altı konusundaki şüphelerimi paylaşacağım ama son anda piyangodan çıkan İlkan Karaman transferi bizim için büyük artı. Pota altının atletik eksikliğini ve patlayıcı güç açığını kapatabilecek en ideal yerlilerden birisini aldık. Oraya harcayacağımız yabancı transferi hakkımız da bizde kaldı. Eksileri olabilecek noktalar tabii ki var, bunları diğer kısımda anlatalım.
-Elimizde, Euroleague konusunda bazen beklenenin biraz altında kalmış olsa da ligi sürekli domine etmeyi bilen bir koç var. Basketbola bakış açısı ve oynatacağı oyunu herkes tahmin edebiliyor. Yani takımın mücadele edeceğinden, didineceğinden ve güzel basketbol oynamaya çalışacağından kimsenin şüphesi yok. Pianigiani gevşekliğe ve sorumsuzluğa izin vermeyecek bir adam. Takım elli sayı öndeyken sinirlenip mola alan ve tahtayı yere fırlatan adamdan bahsediyoruz.
-Çok iyi bir salonumuz var. Taraftar kısmı geçen sene hayal kırıklığı oluştursa da Kemal Dinçer'in açıklamarı doğrultusunda bunun düzeleceğini umuyorum. Taraftar tribünü projesi ve bu kadroya karşı oluşan heves bize güzel bir taraftar profiliyle dönerse büyük bir itici gücümüz olacaktır.
Eksiler
-Pota altı konusunda kağıt üzerinde olduğu kadar olumlu olamıyorum. Andersen'in dizler şüphesiz ki eskisi kadar iyi durumda değil. Hücum kısmını her türlü halleder de savunma tarafında ne gibi bir etki yapabilir bilemiyorum. Her ne kadar geçen sene güzel bir sezon geçirmiş olsa da Batiste bir yaş daha yaşlandı ve artık sınıra geldi diyebiliriz. Oğuz'un duygusal ve hemen bozulan yapısının da bir an önce sabit bir hal alması gerekiyor. Bunları düşünülmesi gereken ve sorun yaratabilecek konular.
-Barış ve İlkan gelinen noktada en önemli kozlarımızdan ikisi olacak gibi duruyor. Türk oyuncu kadrosunun eskisi kadar zengin olmaması, Ömer'in sakatlıklarının üst üste gelmesi ve ilerleyen yaşı, Kaya'nın verebilecekleri, Oğuz'un değişken hali gibi faktörler bizim için zorlayacı. Bu iki isim özellikle bu maddeler yüzünden çok önemli. Euroleagu'de nasıl bir performans gösterecekleri konusu hala daha soru işareti. Benim açımdan olmasa da yine düşünülmesi gereken bir konu.
-Geldik benim için en büyük eksiye. Takımın kadro yapısının ve yıllardır alışmadığımız bu güzel ortamın getirisi olarak aşırı beklenti oluştu. Hem oyuncu, hem takım bazında. Oyunculardan verebileceklerinden çok daha fazlasını isteyenlerden tutun, Euroleague'in mutlak favorisi olduğumuzu iddia edenlere kadar büyük bir yelpaze mevcut. Ben kesinlikle sakin olunmasını ve öncelikle buralara alışmanın, buraların abonesi olmanın daha önemli olduğunu savunuyorum. Hala daha takım değiliz ve çok yeniyiz.
Beklentiler
Benim şu sıralar en büyük beklentim takımın bir an önce koçun istediği kıvama gelmesi ve akıcı basketbol oynaması. Bu evreyi aştıktan sonra ise mevcut kadro yapısıyla ligde şampiyonluktan başka bir şey beklemek yanlış olacaktır. Euroleague'de son sekiz takım arasına girdikten sonra, elimizden ve takımın o anki halinden çıkabilecek en yüksek mücadele gücüyle gidebileceğimiz yere kadar gitmek beni tatmin edecektir. Dediğim gibi oralara alışmak şampiyonluk anahtarı demek zaten.
Biz Tekrar Geldik
Seneler önce ''bir şeyler karalayalım, içerisinde bolca
Lakers, yeteri kadar da spor olsun'' diyerek bu işe başlamıştık. LakersTR'de
tanışıp arkadaş olduğumuz, kalemine güvendiğimiz adamları toplayıp bir şeyler
yapmaya çalıştık. Belirli bir süre güzel ve umut veren bir projeyken sonraları
hepimiz için birer sıkıntı ve düzensizlik kaynağına dönüştü burası. Biz de
istemeyerek kapattık, olmuyordu. İki yıl aradan sonra, bir Twitter goygoyunda
tekrardan açılmayı göze alacak kadar özlemişiz buraları.
Ekip ve gidişat konusunda pek köklü gözükmeyen ama bizim
için çok şey ifade eden adımlar atarak giriyoruz bu işe. Daha sonradan
konuşamadığımız, irtibatı kopardığımız veya kendi istekleriyle çıkan
arkadaşlarımız oldu. Eski ekipten bize kalanlar Faruk ve Doğuş. Yazı yazdığım
için kendimi belirtmiyorum. Biraz da adımıza yakışan kısıma yönelip
‘gencolardan’ tanıdığımız ve yine iyi yerlere gelebileceklerini düşündüğümüz
arkadaşlarımızı da aramıza kattık. İbrahim, Buğra ve Ege bu düşünce içerisinde
gruba katıldılar.
İşin gidişat kısmını açıklayacak olursak : Artık Türkiye’den
futbola girmeyeceğiz. Daha çok basketbol, ara sıra da Avrupa’dan olmak üzere
futbol yazacağız. Konu dışı bölümünde de abartmamak şartıyla her şeyi
karalayacağız, bir kalıba sokmak istemiyorum. NBA, haftalık değerlendirmeler ve
günlük Lakers takibini kapsayacak. Burada hepimiz varız, bir sorun olacağını
sanmıyorum. TBL’yi Doğuş, ben ve Buğra götürecek. Motor Sporları ve tenisin büyük kısmı
tamamen Ege’nin üzerine yıkılmış olup, beklentimizin üst seviyede olduğunu önemle
belirtmek istiyorum. Goygoy kanalının mimarı Faruk yazı hayatına Coldplay
serüveniyle başlayacak dersem ne yazacağı konusunda bir bilgi vermiş
olabilirim sanırım. Yani biz de
bilmiyoruz..
Tüm bunların ötesinde biz bu sefer daha çok eğlenceli ve her
şeyden önce bizim hoşumuza gidecek şeyler yapacağız. Goygoyu bol, lezzeti fazla
şeyler çıkarsa hoşumuza gidecektir. Bu yüzden haftalık ya da aylık podcast
yayınlarına da başlayacağız. Bizi tanıyanlar ve ekip dinlese bile bizim için yeterli
ve gelecek adına daha umutlu bir hal alacaktır. Hatta ilk iş olarak Galatasaray
– Fenerbahçe maçı için hazırlıklar tamam. İlk etapta Doğuş ile başlangıçı
yapıp, daha sonra konuya hakim olan kişilerin seçimiyle ayrı ayrı yayınlar
yapmayı planlıyoruz.
Kendi adıma yazıyorum ama diğer arkadaşların da bu duyguları
taşıdığına eminim. Biz bayağı hevesli geliyoruz. Bloga da yeni bir sayfa açtık.
Üç tane yazı serimiz hariç her şeyi geçmişe gönderdik. Sağ taraf tamamen
düzenlendi ve istediğimiz hali aldı.
Fazla uzatmadan.. Yolumuz açık olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


























