18 Aralık 2012 Salı

İşşhhteee Phiiizzz


Buğra
"arklar türkçe nie diil nba tv bu arda gasol benchte gördüm"


Doğuş
"walla odom cok ii oynamıs ve macı kazandırmıs nerdeyse tabii kobeden normal bi performans(40 sayı)"


Ege
"Yannız ben böyle bi faul görmedim :S (sopcast sorununa çare bulabilen varsa lütfen yazsın)"


Eren
"Cafede yarım saatimi yedi,hayatımda ilk defa tüm sayfaları tek tek okudum,geri dönüşü resmen yaşadım ulan izlemeden!.Tüyler diken...Saygılar Lakers"


Faruk
"böyle hakemlerin !!!!! ulan maçı 5 kişiye karşı oynamıyoruz bu çok belli"


İbrahim
"helal kobe! ilk yarı çok zorladı ama 2. yarı lider gibi oynadı ve fark da 30 oldu (coştuk be yaw)"



Bir daha bu bloga girerken aklınıza hep bu post gelsin. Şimdi yavaşça sekmeyi kapatabilirsiniz.

13 Aralık 2012 Perşembe

Rüyadan Kabusa


Sene başında kurulan inanılmaz kadro ve hedeflenen şampiyonluk...Lakers için rüya gibi bir off-season oldu ancak şu günlerde işler çok çok kötü gidiyor. Lakers bir şampiyonluk adayını geçtim play-off takımı gibi bile oynayamıyor ve 9-13'lük dereceyle Batı'da 12. sırada.Son 10 maçtaki derecemiz 3-7 ve ayrıca son 3 maçımızı da kaybettik.

Neden böyle oldu diye soracak olursak bana göre bolca cevap var. Öncelikle sene başında koç Brown'la olmayacağı belliydi. O gittikten sonra takım toparlar gibi oldu ancak D'Antoni yönetiminde de dibe vurulmuş gözüküyor. Ben ve Eren D'Antoni geldiğinde de onun bu takımın koçu olmadığını , hem onun hem de Brown'ın tabiri caizse "çapsız" olduğunu düşünüyorduk. Nitekim yanılmadık şu ana kadar. Takım yönünü kaybetmiş, umutsuz ve gamsız tavırlar çiziyor. D'Antoni'nin gelişiyle savunmada da inanılmaz bir düşüş gösterdi takım. O gelene kadar da ahım şahım bir savunma takımı değildik ancak Lakers her takımdan 110 sayı yiyebilecek bir konuma geldi. Bu kriz ortamını D'Antoni'nin iyi yönetemediğini düşünüyorum.

Takım savunma yapmıyor. Fiziksel olarak %100 olmayan Howard ve benchten gelen Hill hariç savunmaya kendini veren yok. Herkes yanından geçip giden adamın peşinden bakıyor. Doğal olarak da yenilen sayı miktarı hayli arttı. Seneye çok iyi başlayan MWP de vites düşürmüş gözüküyor savunmada. Kobe son Cavs maçının 2.yarısı hariç savunmada herhangi bir katkı vermiyor. Keza savunmasıyla bildiğimiz Meeks de bir an önce hücumda üçlük atma telaşıyla savunmayı boşlamış gözüküyor. Bunun ana sorumlusu olarak Kobe'nin savunmadaki umursamaz tavırlarını gösterenler de var ancak ben koçla ve oyuncuların kendisiyle de fazlasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Kobe bu takımın lideri ancak oyuncular savunmada Howard hatta MWP'yi örnek almalı. İşin kolayına kaçıp savunmada aktif dinlenme yaptıkları için bu haldeyiz. Savunma düzelmeden, en azından yediğimiz sayı miktarı belli bir seviyeye düşmeden daha çok maç kaybederiz. Koçun sistemini henüz oturtamadığı, yeni geldiği vs. bahaneleri kabul etmiyorum. Geldiği gün nasıl savunma yapıyorsak şu an daha kötüsünü yapıyoruz. Bu noktada Phil Jackson gelmiş olsaydı dahi takımın aman aman bir savunma takımı olmayacağı açık. Fakat ben bazı oyuncuların bu kadar umursamaz olabileceğini düşünmüyorum.

                          

Mağlubiyetlerin bir diğer sebebi de serbest atış yüzdemiz. Bu alanda lig sonuncusuyuz. Tabii bunun en büyük sebebi Dwight Howard. %48'le faul atıyor kendisi. Doğal olarak rakipler de bizi durdurmaları gereken anlarda "Hack a Dwight" taktiği uyguluyorlar. Burada kısa bir parantez açmak istiyorum.Şu anda bunu cezalandıracak bir kural yok. Bu yüzden rakipler de bol bol kullanıyorlar. Bana göre çok çirkin bir yol ama eğer kazanmak istiyorsam ve bunu cezalandıracak bir kural yoksa ben de bu taktiği uygulardım. Sayın Stern millet oyuncularını oynatmadı diye ceza vereceğine biraz buralara yönelmeli. Bu taktik, özellikle maçın kritik anlarında çok canımızı yakıyor. D'Antoni'ye Howard'ı kenara alması konusunda kızanlar var haklı olarak. O da "Üzerine takım kurmayı planladığımız süper yıldızımızı kenara almamız doğru olmaz." diyor. Bir nebze olsun haklıydı ancak gidişat parlak değil. Howard'ın sorunu atış stilinden çok psikolojik. Çizgiye geldiğinde yüzü değişiyor resmen. Dwight'ın böyle anlarda kenara gelmesi hem bizim hücumlarımızı tıkamaz hem de kendisinin psikolojik olarak kendisini yenilemesini sağlar.

Deplasmanda maç kazanamamak da büyük bir sıkıntı. Şu ana kadar deplasmanda 2-7'lik bir derecemiz var. Bana göre bunun en büyük sebeplerinden biri de her maç rakip takımdan sürpriz bir oyuncuya kariyer maçını yaşatmamız. Rakipte süre alamayan, benchte olan biri maça girer ve art arda sayılarla canımıza okur. Lakers taraftarlarının alışık olduğu bir görüntü. Bu olay bir kaç kez olsa pek üstünde durulmaz ancak neredeyse her maç oluyor. Bunun sebebinin benchin maça gevşek başlaması olduğunu düşünüyorum. Bu tip oyuncuların bir anda patlaması seyirciyi de havaya sokuyor ve ondan sonra içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Mutlaka ama mutlaka buna bir son vermeliyiz. Enes, C.J. Miles, Vucevic, Toney Douglas, Greg Smith vb oyuncular bizden maç aldılar şu ana kadar. Şaka gibi...

                         

Şu ana kadar bu kötü görünümün en büyük sebeplerinden biri de sakatlıklar... Nash sezonun 2.maçında 1 haftalığına sakatlandı ondan sonra bir daha göremedik kendisini. Dalga geçer gibi her pazar "Nash 1 hafta daha yok." haberleri çıkıyordu düzenli olarak. Bu düzen "Nash 2 hafta daha yok." haberiyle bozuldu. Nash'in tedavisinin yanlış yapıldığı ve tedaviye tekrar başlanacağı bu yüzden de 2 hafta daha oynayamayacağı açıklandı. Çok kötü bir haber. Yedek guardımız Steve Blake de 2 haftalığına sakatlanmıştı, daha sonra onun da ameliyat olması gerektiği ve 2 ay daha oynayamayacağı açıklandı. Sağlık ekibi facia durumda şu haberlere göre. Sene başında takımda düşünmediğimiz Duhon 30+ dakika süre alıyor bunun yüzünden. Neler yaptılar neler ettiler bilmiyorum ama sakatlığın ilk zamanlarında 1 hafta yok denilen Nash'in neredeyse 3 aydan sonra takıma katılabilecek olması bizi çok kötü etkiledi. 38 yaşındaki Nash'in savunmaya pek katkısı olmayacak belki ama onun hücuma getireceği katkı çok önemli. Keza Blake'in olmayışı da hem benchi hem de savunmayı olumsuz etkiliyor. Çünkü Duhon savunmada genel olarak karşısındaki guardlara potaya kadar eşlik etmekten başka bir şey yapmıyor.

Bir başka sakat yıldızımız da Pau Gasol...Gasol'ün dizlerinde sene başından itibaren sıkıntılar vardı ve tam olarak sağlıklı değildi. D'Antoni gelince adı takas dedikodularına da karıştı ve o da bunlardan etkilendi. Mental olarak güçlü bir oyuncu olmadığı için oyununa çok yansıdı bu. Kariyerinin en düşük sayı ortalamasına sahip. Bunu da yine kariyerinin en düşük şut yüzdesiyle yapıyor. Takım arkadaşı Kobe de Gasol'a göndermeler yaparak onun daha sert bir oyuncu olması gerektiğini söyledi. Neredeyse her rakip forvet kendisine üstünlük sağladı. Mesela kendisinden baya bir kısa olan Glen Davis bile smaca giden Gasol'ü blokladı. Bu bile Gasol'ün hem zihinsel hem de fiziksel olarak ciddi sıkıntılar çektiğinin göstergesiydi. . Nitekim Orlando maçından sonra Gasol garaja çekildi. Hem dizlerinin hem de zihninin toparlanması için bu ara iyi oldu diyebiliriz. Ne zaman dönecek bilinmiyor. Her maç öncesi oynayabilir haberleri çıkıyor ancak henüz sahne almadı. Onu da arıyoruz diyebilirim. Bu aradan sonra biraz olsun toparlanmış bir şekilde dönmesini bekliyorum. Onun gelişiyle hem savunma hem de hücum olumlu değişim gösterir.

                           

Bu sene en çok konuşulan konulardan biri de Kobe'nin şut sayısı. Kobe bazı maçlarda çok fazla top kullanıyor ve onun 30+ sayı attığı maçlarda Lakers'ın derecesi çok kötü. Tabii ki Kobe'nin bu kadar top kullanmasında en büyük pay adam akıllı bir guard olmaması. Böylece meydan Kobe'ye kaldı diyebiliriz. Ancak onun da top paylaşımını düşünmesi lazım. İçeride Howard gibi bir silah varken onu kullanmamak aptallık olur. Geçtiğimiz senelere göre yüzdeli atıyor ve bazen gerçekten tüm takım sinince top onda kalıyor fakat yine de bu konuya biraz daha çeki düzen vermesi lazım. Nash bir dönebilirse bunlar hep düzelecek ama işte "1 haftalık" sakatlığı bitmedi.

Lakers taraftarı olarak bu sene maç öncesi hiçbir maçı cepte göremedim. Takım üzerindeki baskı da her mağlubiyetle biraz daha artıyor. Lakers büyük bir pazar olduğu için çok çok ilgi çekiyor. Bu tür başarısızlıklarda da medyanın ekmeğine yağ sürülüyor. Bu istikrarsız görüntüden kurtulmak lazım ve burada tüm herkese büyük görev düşüyor. Öncelikle mutlaka savunmayı toparlamak lazım ondan sonra sakatların da dönmesiyle görüntü düzelir diye düşünüyorum. Bekleyip göreceğiz...

7 Aralık 2012 Cuma

30.000


Kobe Bryant tarih sayfalarına adını yazdırmaya devam ediyor. Kobe çarşamba gecesi Lakers'ın Hornets'i deplasmanda yendiği maçta bir rekora imza attı. 30.000 sayıya en erken ulaşan oyuncu unvanı artık Kobe Bryant'ın.

Kobe, Kareem Abdul-Jabbar, Karl Malone, Michael Jordan ve Wilt Chamberlain'in ardından  30 bin sayı barajını geçen 5.oyuncu oldu. Onun yaptıklarını canlı izleyebilmek büyük keyif. Kobe'nin listeyi hangi sırada bitirmesi için kaç sayı atması gerekli vb. gibi hesaplara hiç girmeyeceğim. Benim tahminim Kobe -bir aksilik olmazsa - Jordan'ı geçer ve 3.sırada kariyerini noktalandırır. Neyse tebrikler Kobe, büyüksün!

Kobe'nin 30 bin sayısı hakkında kısa ama güzel bir video için de buradan alalım..



5 Aralık 2012 Çarşamba

2 Aralık 2012 Pazar

Underrated Diziler #3 / Broen

Yabancı Dizi merakım lise 1-2'de (yani 5-6 yıl önce) başlamıştı. Lost, How I Met Your Mother, Prison Break derken yardırdık gittik ondan sonra. Yalnız izlediğim bütün yabancı diziler (hatta filmler de) Amerika, o da olmadı İngiltere yapımıydı. Aslında nitelik/nicelik en fazla orada olduğu için bu durum normal gözükebilir ama işte o kalitede bir diziye sonunda rastladım, Broen.


Broen, Danimarka - İsveç ortak yapımı bir polisiye dizisi. Broen'de İsveç'ce de Köprü demekmiş. (büyük usta Erdal Beşikçioğlu'na selam) Spoiler'a fazla girmiyeyim ama olaylar Danimarka - İsveç arasındaki köprüde (adı Øresund imiş) başladığından dizinin adı buradan gelmiş. Dizi toplam 10 bölüm, bölüm süresi de yaklaşık 1 saat.

Diziyi torrent aleminde bulmak biraz zor, daha doğrusu indirdiğiniz formatta altyazı bulmak. O yüzden önce mevcut altyazı formatlarına bakıp ona göre indirin. Ben 3 farklı türde indirdim diziyi bu yüzden, siz yanmayın.

Biraz konusuna girecek olursak; dizi 10 bölüm ama 10 ayrı cinayet/olay üzerinden gitmiyor. Tek bir olay 10 bölümde çözülüyor ki bu da insanı sıkmamasına, hemen yeni bölümü izlemek istemesine neden oluyor. İlk cinayet 2 ülke arasındaki köprüde olduğu için olaya iki tarafın polisi de bakıyor ve soruşturma ortak ilerliyor. Katil de cinayetleri gelişigüzel işlemiyor. Her cinayetinde dikkat kesmeye çalıştığı bir olay/sosyal mesaj var. Öldüreceğini ilân ediyor ama nerede, nasıl, ne zaman? Bunun cevabını halkın, polisin vermesini bekliyor.


İsveç polisi Saga Noren (Sofia Helin) ile Danimarka polisi Martin Rohde (Kim Bodnia) dizinin başrolleri. Karakterleri, aralarındaki ilişki ve muhabbetleriyle ikisi de ayrı müthiş ama ben size biraz Saga Noren'den bahsetmek istiyorum. Saga Noren asperger sendromuna sahip. Yani tek yönlü iletişim, empati eksikliği, duygu yoksunluğu vs. Zaten halk adıyla "Yüksek işlevli Otizm"miş bu hastalık. İsveç'te en önemli cinayetlere çözen polisin böyle bir hastalığı olması da tek başına diziyi izleme sebebi zaten. Abartmıyorum, Gregory House (House MD) ve Alice Morgan (Luther) ile birlikte gördüğüm en karizmatik dizi karakteri.

Dizi ilk çıktığında tek sezon olarak düşünülmüş ama bu kadar tutunca (türk aklı) 2. sezon çalışmaları da başlamış ve 2013 sonuna doğru gelmesi bekleniyor. Ayrıca dizi Amerika'nın da dikkatini çekmiş ve hemen uyarlamasını için çalışmaya başlamışlar. Saga Noren rolünü de öyle bir kadına vermişler ki... Diane Kruger. Uyarlaması da ayrı güzel olacak gibi.


Ha diyeceksiniz bu diziyi sen nerden buldun? Vallaha ben de şurada denk geldim. Bu yazıyı da, siteyi de tavsiye ederim. Zaten ben de yazarken bu yazıdan etkilendim bayağı bi'. Ortak yerler çoktur...

Kitap İncelemesi: Open: An Autobiography - Andre Agassi



Benim için başlık bile biraz acayip. Bundan 3-4 sene önce biri gelip bana ileride kitap incelemesi yazacaksın dese, mümkün değil inanmazdım. İçerikse neyse ki o kadar da yabancı değil, yani tenis kitabı okuyacaksın deseler o kadar da şaşırmazdım.

Kitabın hikayesi benim için biraz ilginç, okuldan aldığım kitap bursunun arta kalan kısmıyla okuyacak kitap ararken sürpriz bir şekilde 'OPEN: An Autobiography - Andre Agassi' ile karşılaşınca, bir de özellikle benim gibi boş zamanına illa bir şekilde tenisi yerleştiren biriyseniz, insan kendine engel olamıyor tabii. Agassi ile aram vardır, araştırırım, maçlarını indirip izlerim diyemeyeceğim (daha doğrusu kitabı okumadan önce durum böyleydi). Sadece döneminin başrol oyuncularından birinin hayatını, neler yaşadığını, neler hissettiğini ilk ağızdan dinlemek inanılmaz cazip geldi ve kitabı düşünmeden aldım.



Kitaplara başlamada pek başarılı değilimdir. Genellikle aldığım kitaplar bir süre çantamda sürünür ve ideal zamanı bekler. Sahip olduğum bazı kitaplar için o ideal zaman hâlâ gelmiş değil. Neyse ki Agassi'nin otobiyografisi öyle bir zamana denk geldi ki, hem başlaması kolay oldu, hem de okumaya devam ederken araya fazla şey girmedi (sosyoloji okuduğumdan araya başka şeyler girmesi epey muhtemel). Tabii bana kitabı bir çırpıda bitirmeme yardımcı olan asıl etkenler kitabın üslubu ve içeriğiydi. Bazı otobiyografiler özellikle üslup konusunda sıkıntılı olabiliyorlar, ancak Agassi ve J.R. Moehringer gerçekten üslup anlamında başarılı bir esere imza atmışlar.

Üslup başarılı da, içerik başarısız mı? Tabii ki hayır. Özellikle Agassi'nin inişli çıkışlı tenis kariyeri zaten okuyucuya epey derin bir içerik sunuyor. Ancak kitabın ana konusu Agassi'nin tenis kariyeri değil. Aslında daha ilk sayfadan itibaren olaylara Agassi gibi bakmayı öğreniyorsunuz, burada asıl olan hayat felsefesi. Kitapta pek çok tenis taraftarının zihninde yer etmiş maçlar dışında kalan pek çok maç için sadece tek cümlelik özetlerle karşılaşıyorsunuz, ancak kort dışındaki pek çok olay güzel bir şekilde paragraflarca, hatta sayfalarca anlatılmış, ki kitaba en çok o sayfalarda bağlanıyorsunuz. Agassi öyle bir kişiliğe sahip ki, verdiği pek çok karar ile sizi şaşırtmayı başarıyor. Ayrıca kitapta çocukluk hayallerinden 1997'de yaşadığı uyuşturucu olayına kadar her şeyi enine boyuna anlatıyor. Bir de benim gibi bunların çoğunu bilmiyorsanız veya kronolojisinden haberdar değilseniz kitabı elinizden pek çok zaman mecbur kaldığınız için bırakıyorsunuz.



Yaptığım araştırmalar sonucunda kitabın Türkçe çevirisini bulamadım, yani kitap yalnızca İngilizce olarak mevcut. Yazarın anadilinin İngilizce olması düşüncelerin hepsine ilk ağızdan ulaştığımız anlamına geliyor, ki aslında bence bu pozitif bir durum.

Kitap incelemesi konusunda ne kadar başarılı olacağımı bilmiyorum. Belki burada gereğinden fazla bilgi verdim, belki de yazdıklarım epey yüzeysel kaldı. Bana sorarsanız ikincisi olma ihtimali daha yüksek, ama açıkçası burada gereğinden fazla yazarak kitabı okuyacaklar için deyimi yerindeyse 'spoiler' vermek istemedim. Ancak bildiğim bir şey var: 'OPEN: An Autobiography', Agassi taraftarı olsun veya olmasın her tenisseverin okuması gereken bir kitap.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Lakers Gündemi #2


Vizeler filan derken biraz uzak kaldık sizlerden. Arayı kapatmaya başlıyoruz. Bu yazıda biz yokken Lakers'ta neler olup bitmiş onlardan bahsedeceğim kısaca sizlere.

Lakers an itibariyle 8-8'lik bir dereceye sahip. Bu 8 galibiyetin 7'si iç sahada geldi. Deplasmanda sadece Dallas galibiyeti var. D'Antoni de dizindeki sakatlıktan sonra tam hazır olmasa da Lakers koçluğuna başladı. Onun gelişiyle Lakers'ın hücumunda bir gelişme olduğu aşikar. Üstelik henüz D'Antoni'nin has adamı Steve Nash sahada yok. Yeri gelmişken Nash'e de değinelim. Sezonun 2.maçında sakatlanan Nash'in sakatlığı hala devam ediyor. Son gelen haberler gelecek hafta içinde oynamaya hazır olacağı yönünde ancak son 2 haftadır aynı haberler var. 1'er hafta olarak uzattılar dönüşü. Riske de etmek istemiyorlar doğal olarak. Nash de bu arada kenarda danslarıyla destek veriyor takıma. Sakatlıkta olan bir diğer oyuncu da Steve Blake. Onun da çekilen MR'ı sonucunda 2 hafta daha uzak kalacağı açıklandı.

Oyuncu performanslarına kısaca değinecek olursak Kobe Bryant inanılmaz faydalı oynuyor. Her yönde etki ediyor oyuna. Nash'in de olmadığı dönemde tamamen komutayı ele aldı. Gayet iyi bir yüzdeyle ligin sayı kralı konumunda. Ancak bazen yine çok top kullanıyor. Koçum Benim'de de değindik buna zaten yeterince. Howard ise ortayı kapatma konusunda Lakers'ın tüm ihtiyacını gidermiş gibi gözüküyor. 2.8 blok ortalamasının yanında oralarda müthiş bir hakimiyet ve caydırıcılık kurdu. Üstelik henüz fiziksel olarak hazır değil Howard. Belindeki sıkıntılar net olarak geçmedi. Kendisi de %80 sağlıklı olduğunu söylüyor. Zaman ilerledikçe ve ağrıları dindikçe onun daha da fazla katkı vermesi kuvvetle muhtemel. Pau ise gel gitli performansına devam ediyor. Biraz daha orta mesafeye dayalı bir oyun oynuyor bu sene. Potadan iyice uzaklaşmış olması ve kafasını bir türlü basketbola verememesi iyiden iyiye can sıkmaya başladı. Mental olarak toparlanması lazım ama söz konusu isim Pau olunca pek ümitli değilim. Dizlerinde de sakatlıklar mevcut. Fiziksel olarak da %100 değil şu an.


4 numaraya geçen Jamison da kendini bulmuş gibi. Onu 3 numarada izlemek bizim de canımızı baya sıkıyordu. Dallas ve Denver maçlarında müthiş performanslar sergiledi. İlerisi için onun katkısı çok kritik. Steve'lerin sakatlığında süre alan Morris ise henüz çok ham. Oyununu biraz geliştirebilirse rotasyonda rahatlıkla Blake'in önüne geçebilir. MWP'nin ise maşallahı var gerçekten. Fiziksel olarak da çok iyi gözüküyor ve bu da performansına yansımış durumda. D'Antoni'nin gelişiyle Meeks'in de performansı artmış gibi duruyor. Son Denver maçında o da müthiş oynadı. Henüz bench istenen istikrarı sağlamış durumda değil ama Nash'in de dönüşüyle büyük 4'lüden 2'si benche eşlik edecektir. Bu yüzden o zaman onların da sürekli olarak belirli seviyede katkı vereceğini düşünüyorum.

Biraz da dedikodulara değinelim. Öncelikle takas muhabbetleri var ve bunlar yine Gasol üstünden dönüyor. Atlanta'yla Gasol-Smith eksenli takas dedikoduları çıktı. Bana göre Smith Atlanta'ya rest çekmediği sürece bu takasın gerçekleşme ihtimali çok düşük gözüküyor. Bir başka dedikodu ise Gasol-Amar'e takasını içeriyor. Her ne kadar Nash ve D'Antoni Amar'e'yi iyi tanıyor olsa da hem kronikleşmiş sakatlığı hem de son senelerdeki formsuzluğunu göz önüne alarak bu takasın bize yaramayacağını düşünüyorum. Bir başka dedikodu ise bu 3 ismi birden içeriyor. Ona göre Gasol Atlanta'ya, Smith Knicks'e, Amar'e de Lakers'a geliyor. Ancak dediğim gibi Lakers'ın Gasol'ü verip Amar'e'yi alacağını pek sanmıyorum. Tabii ki bu dedikoduların çıkması bile Gasol'ün kafasını karıştırmışa benziyor.


Bu aralar Lakers'ın benche takviye yapacağı haberleri de çıkmaya başladı. Lakers benchinin iddia edildiği kadar kötü olmadığını düşünüyorum ben ama nedense bench bitikmiş gibi yorumlar var. D'Antoni'nin tarzını da düşünecek olursak belki bir şutör gelmesi düşünülebilir. Gündeme gelen ilk isim ise Raja Bell. Bell'in de Lakers'a gelmek istediği açıklamaları var. Bell şu an için Utah kadrosunda bu yüzden ufak bir takasla gelebilir şimdilik. Onu alabilecek parçalarımız var ondan sıkıntı olmaz diye düşünüyorum o konu. Bell bize neler katabilir orası soru işareti. Yaşı baya ilerlemiş bir oyuncu ve ben onun Meeks'ten daha fazla bir katkı vereceğini düşünmüyorum. İsmi geçen bir diğer oyuncuysa serbest statüsündeki Mickael Pietrus'tu ancak o da dün Raptors'la anlaştı. Zaten gelse de ben pek bir katkı vereceğini sanmıyordum.

Son olarak kadrodaki son rötuşlardan bahsedelim. Bu senenin çaylakları Robert Sacre ve Darius Johnson-Odom D-League'e gönderildi. İkisi de zaten maçlar kopmadıkça süre alamıyordu. Orada oynayarak kendilerini geliştirecek olmaları güzel. Sacre'nin danslarına alışmıştık. Süre alamıyordu belki ama kenarda baya bir efor sarf ediyordu kendisi. Şunun gibi hareketlerini özleyeceğim.

Lakers şu an için istikrarı sağlayamamış gibi. Indiana maçında atılan 77 sayının arkasından Denver'a atılan 122 sayı bunun en büyük göstergelerinden. Ancak Nash geldikten sonra takımın toparlayacağını düşünüyorum. Daha ilerisi içinse pek yorum yapmayacağım. Bekleyip göreceğiz..